Pazartesi , Ekim 25 2021
credit
...

Tanrı, Kuantum Mekaniği ve Bilincin Ortak Noktaları

Kötülük sorunu beni, seven bir Tanrı’ya inanmaktan alıkoyuyorsa, güzellik sorunu da beni Weinberg gibi bir ateist olmaktan alıkoyuyor. Dolayısıyla ben bir agnostiğim. Teoriler, büyük metafizik gizemleri açıklamakta yetersiz kalıyor ve agnostisizmi tek mantıklı duruş haline getiriyorlar.

20’li yaşlarımdayken parlak, çekici, eğitimli ve zengin bir aile servetinin varisi olan bir arkadaşım vardı. Ona Gallagher diyeceğim. İstediği her şeyi yapabilirdi. Sinirbilim, hukuk, felsefe ve diğer alanlarda deneyler yaptı. Ama o kadar eleştirel, o kadar seçiciydi ki belli bir kariyere karar veremedi. Ona göre hiçbir şey yeterince iyi değildi. Aynı nedenlerle aşkı da asla bulamadı. Ayrıca arkadaşlarının seçimlerini o kadar küçümsüyordu ki bizi ötekileştirdi. Sonunda acı içinde ve yalnız kaldı. En azından benim tahminim bu. Gallagher ile onlarca yıldır konuşmadım.

Aşırı seçicilik diye bir şey var,  özellikle de iş, aşk ve beslenme gibi şeyler söz konusu olduğunda. En seçiciler bile bir şeyler yemek zorundadır. Gallagher’dan aldığım ders bu. Ancak mesele, büyük gizemlerin yanıtları söz konusu olduğunda çoğumuz yeterince seçici değiliz. Cevaplara kötü nedenlerle karar veririz. Örneğin ebeveynlerimiz, din adamlarımız veya profesörlerimiz buna inandığı için. Bir şeye inanmamız gerektiğini düşünüyoruz ama aslında inanmıyoruz. Hiçbir cevabın yeterince iyi olmadığına karar verebiliriz ve vermeliyiz de. Agnostik olmalıyız.

Bazı insanlar agnostisizmi (bilinemezciliği) ile ilgisizliği (umursamamayı) birbirine karıştırır. Ulusal Sağlık Enstitülerini yöneten bir genetikçi olan Francis Collins’i düşünelim. Collins, İsa’nın mucizeler yaptığına, bizim günahlarımız için öldüğüne ve tekrar dirildiğine inanan dindar bir Hristiyandır. Collins, 2006’da çok satan The Language of God adlı kitabında, bilinemezciliği bir “kaçış” olarak adlandırır. Röportaj yaparken ona agnostik olduğumu söyledim ve “kopyalamaya” karşı çıktım.

Collins özür diledi. “Bu, kanıtları değerlendiren ve hala bir cevap bulamayan ciddi agnostikler için geçerli olmaması gereken bir küçümsemeydi” dedi. “Bilim camiasında gördüğüm, delillerin dikkatli bir şekilde incelenmesiyle ulaşılamayan bilinemezciliğe tepki gösteriyordum.” Hıristiyanlığın kanıtlarını inceledim ve bunu inandırıcı bulmadım. Evrenimizi okyanusa ait bir “çoklu evren”de bir balon olarak betimleyenler gibi, hiçbir bilimsel yaratılış hikayesine de ikna olmadım.

Hayran olduğum insanlar beni aşırı şüpheci olmakla suçlarlar. Bunlardan biri, bana “mahkumiyet bozukluğu” diyen merhum din filozofu Huston Smith. Bir diğeri, evrimsel psikoloji ve Budizm hakkında sık sık tartıştığım eski bir arkadaşım olan Robert Wright. Wright bir keresinde bana bıkkınlıkla “Hiçbir şeye inanmıyor musun?” diye sordu. Aslında pek çok şeye inanıyorum, örneğin savaşın kötü olduğuna ve kaldırılması gerektiğine.

Ama nihai gerçeklikle ilgili teoriler söz konusu olduğunda Voltaire’in yanındayım. Voltaire, “Şüphe hoş bir durum değil ama kesin inançlılık saçma bir durum” der. Şüphe bizi kolayca fanatizme dönüşebilen dogmatizmden ve William James’in “gerçekle hesaplarımızı erken kapatma” dediği şeyden korur. Aşağıda agnostisizmi Tanrı’nın varlığına, kuantum mekaniğinin yorumlarına ve bilinç teorilerine karşı bir duruş olarak savunuyorum. Bu üç bilmecenin sözde cevaplarını düşünürken eski dostum Gallagher kadar seçici olmalıyız.

Kötülük Sorunu

Neden varız? İçinde büyüdüğüm Katolik inancı da dahil olmak üzere başlıca tek tanrılı dinlere göre cevap, bizi her şeye gücü yeten, doğaüstü bir varlığın yarattığıdır. Bu tanrı, bir babanın çocuklarını sevdiği ve belli bir şekilde davranmamızı istediği gibi bizi sever. Eğer iyiysek O bizi ödüllendirecektir. Eğer kötüysek bizi cezalandıracaktır. (“O” zamirini kullanıyorum çünkü çoğu kutsal metin İncil, Tanrı’yı erkek olarak tanımlıyor.)

Gerçekliğin bu açıklamasına başlıca itirazım kötülük sorunudur. İnsanlık tarihine ve bugünün dünyasına rastgele bir bakış, devasa ıstırabı ve adaletsizliği ortaya çıkarır. Tanrı bizi seviyorsa ve her şeye gücü yetiyorsa hayat neden bu kadar çok insan için bu kadar korkunç? Bu soruya verilen standart bir yanıt, Tanrı’nın bize özgür irade vermiş olmasıdır; iyi olmayı da kötü olmayı da seçebiliriz.

Temmuz ayında ölen bir ateist olan merhum büyük fizikçi Steven Weinberg, Dreams of a Final Theory adlı kitabında özgür irade argümanını tokatlıyor. Nazilerin Holokost’ta birçok akrabasını öldürdüğüne dikkat çeken Weinberg, “Nazilerin özgür iradelerini kullanabilmeleri için milyonlarca Yahudi’nin ölmesi mi gerekiyordu? Bu adil görünmüyor. Peki, ya kansere yakalanan çocuklar? Kanser hücrelerinin özgür iradeye sahip olduğunu mu düşünmemiz gerekiyor?

Öte yandan, hayat her zaman cehennem gibi değildir. Aşkı, dostluğu, macerayı ve yürek burkan güzellikleri yaşıyoruz. Bütün bunlar gerçekten de parçacıkların rastgele çarpışmalarından kaynaklanabilir mi? Weinberg bile hayatın bazen “gerekli olandan daha güzel” göründüğünü kabul ediyor. Kötülük sorunu beni seven bir Tanrı’ya inanmaktan alıkoyuyorsa, güzellik sorunu da beni Weinberg gibi bir ateist olmaktan alıkoyuyor. Dolayısıyla, agnostisizm.

Bilgi Sorunu

Kuantum mekaniği, bilimin en kesin, en güçlü gerçeklik teorisidir. Sayısız deney öngördü, sayısız uygulama üretti. Sorun şu ki fizikçiler ve filozoflar bunun ne anlama geldiği, yani dünyanın nasıl çalıştığına dair söyledikleri konusunda anlaşamıyorlar. Pek çok fizikçi, aslında çoğu fizikçi Danimarkalı fizikçi Niels Bohr tarafından geliştirilen Kopenhag yorumuna bağlı kalıyor. Ancak bu, fizikçilerin kuantum mekaniğini anlamlandırmaya çalışmaması gerektiğini söyleyen bir tür anti-yorum; fizikçi David Mermin’in bir keresinde söylediği gibi “susmalı ve hesap yapmalıdırlar”.

Filozof Tim Maudlin bu duruma üzülüyor. 2019 Fizik Felsefesi: Kuantum Teorisi adlı kitabında, kuantum mekaniğinin çeşitli yorumlarının dünyanın nasıl çalıştığını ayrıntılı olarak açıkladığına dikkat çekiyor. Bunlar arasında Ghirardi, Rimini ve Weber tarafından önerilen GRW modeli; David Bohm’un pilot dalga teorisi, Hugh Everett’in çoklu dünyalar hipotezi. Ama işte ironi: Maudlin bu yorumların kusurlarına işaret ederken o kadar titiz ki şüpheciliğimi pekiştiriyor. Hepsi umutsuzca hantal ve akıl almaz görünüyor.

Maudlin, kuantum mekaniğini bilgi hakkında bir teori olarak yeniden şekillendiren yorumları incelemez. Bilgiye dayalı yorumlar hakkında olumlu bakış açıları için gazeteci Philip Ball’un Beyond Weird‘ine ve astro-biyolog Caleb Scharf’ın The Ascent of Information‘ına göz atın, derim. Ama bana göre, kuantum mekaniği hakkında bilgi temelli yaklaşımlar, Maudlin’in dikkatle incelediği yorumlardan bile daha az makul. Bilgiyi gönderecek, alacak ve ona göre hareket edecek bilinçli varlıklar olmadan bilgi kavramının bir anlamı yoktur.

Fiziğe bilinci sokmak, onun nesnellik iddiasını baltalar. Üstelik, bildiğimiz kadarıyla bilinç yalnızca burada, Dünya’da kısa bir süre için var olan belirli organizmalarda ortaya çıkar. Öyleyse kuantum mekaniği, madde ve enerjiden ziyade bir bilgi teorisiyse büyük patlamadan bu yana tüm kozmosa nasıl uygulanabilir? Bilgiye dayalı fizik teorileri, evrenin bizim etrafımızda döndüğünü varsayan yer merkezciliğe bir geri dönüş gibi görünüyor. Kuantum mekaniğinin tüm yorumlarıyla ilgili sorunlar göz önüne alındığında bilinemezcilik yine bana mantıklı bir duruş gibi geliyor.

Zihin-Beden Sorunları

Bilinç üzerindeki tartışma, kuantum mekaniği üzerindeki tartışmadan bile daha kırılgandır. Madde nasıl akıl yapar? Birkaç on yıl önce, bir fikir birliği ortaya çıkıyor gibiydi. Filozof Daniel Dennett, kendini beğenmiş bir şekilde Açıklanan Bilinç adlı kitabında, bilincin beyindeki elektrokimyasal darbeler gibi nöral süreçlerden açıkça ortaya çıktığını iddia etti. Francis Crick ve Christof Koch, bilincin eşzamanlı olarak salınan nöron ağları tarafından üretildiğini öne sürdüler.

Yavaş yavaş, bu fikir birliği çöktü çünkü nöral bilinç teorileri için ampirik kanıtlar gerçekleşmedi. Son kitabım Zihin-Beden Sorunları‘nda belirttiğim gibi artık baş döndürücü çeşitlilikte bilinç teorileri var. Christof Koch ağırlığını, bilincin sadece beyinlerin değil, tüm maddelerin bir özelliği olabileceğini savunan entegre bilgi teorisine verdi. Bu teori, kuantum mekaniğinin bilgiye dayalı teorileriyle aynı problemlerden mustariptir. Geçen yıl Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan Roger Penrose gibi teorisyenler, kuantum etkilerinin bilinci desteklediğini varsaydılar ancak bu teori, entegre bilgi teorisinden daha fazla bir kanıta sahip değildir.

Araştırmacılar, bir bilinç teorisinin hangi biçimi alması gerektiği konusunda bile anlaşamıyorlar. Felsefi bir inceleme mi olmalı? Tamamen matematiksel bir model mi? Belki de Bayes hesaplamasına dayanan devasa bir algoritma? Budizm’den anatta ve benliksizlik gibi kavramları mı ödünç almalı? Yukarıdakilerin hepsi mi yoksa? Belki de yukarıdakilerin hiçbiri! Uzlaşma her zamankinden daha uzak görünüyor. Ve bu iyi bir şey. Zihnimiz hakkında açık fikirli olmalıyız.

Öyleyse, eski arkadaşım Gallagher ile benim aramda, varsa ne fark var ki! Bunun bir tarz meselesi olduğunu düşünmeyi seviyorum. Gallagher başkalarının seçimlerini küçümsedi. İnançlıları inançlarından dolayı aşağılayan o kötü ruhlu ateistlerden birine benziyordu. İnançsızlığımda dogmatik olmamaya ve Francis Collins gibi kendileri için işe yarayan cevaplar bulanlara sempati duymaya çalışıyorum. Ayrıca John Wheeler’ın  “it from bit” ve Freeman Dyson’ın maksimum çeşitlilik ilkesi gibi her şeyin yaratıcı teorilerinden, onları kucaklayamasam bile bir tekme alıyorum.

Kesinlikle şüpheciyim. Tanrı’nın var olup olmadığını, kuantum mekaniğinin ne anlama geldiğini, maddenin zihni nasıl şekillendirdiğini bileceğimizden şüpheliyim. Bu üç bulmacanın şeylerin kalbindeki tek ve aşılmaz bir gizemin farklı yönleri olduğundan şüpheleniyorum. Ama bilinemezciliğin zevklerinden biri, belki de en büyük zevki cevapları aramaya ve ufukta bir vahyin beklediğini ummaya devam edebilmemdir.

 

Çeviren: Yelda GÜNDEĞER

Kaynak

John Horgan, “What God, Quantum Mechanics and Consciousness Have in Common”, 14 Ağustos, 2021. https://www.scientificamerican.com/article/what-god-quantum-mechanics-and-consciousness-have-in-common/

Hakkında Yelda Gündeğer

Evrenin işleyişi hakkında okumayı ve yazmayı sever. Kara deliklerin nasıl gözlemlenebileceği hakkında düşünür. Her şeyi birbirine bağlayan basit bir yasa keşfi yapmak hayatındaki hedefidir. Yeni yerler keşfetmeye bayılır, gezgin ve kampçıdır. Tam bir doğa insanıdır ve her koşula anında uyum sağlar. Bunların dışında Türkiye'de bilime yapılan yatırımı geliştirmek için yapabilecekleri üzerinde kafa yorar. Zamanının birçoğunu da kendini dinlemek, kendini anlamaya çalışmak ve spor yaparak (çoğunlukla yoga ve Qigong) geçirir. Empattır da.

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Bir fotoğraf: Kuantum Düşüncesi “ile Birlikte Seyahat”

Konferans bitip fotoğraf çekildikten bir gün sonra, 30 Ekim’de Brüksel Merkez İstasyonu’ndan Schrödinger, Einstein ve …

Kuantumu Anlamak: Modern Fizikten Daha da Fazlası

Bu yazının amacı kuantum fiziği hakkında bütüncül ve doyurucu bir bilgi vermekle sınırlı değil. Daha …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir