Sophos Akademi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Uygulamalı Felsefe
  4. »
  5. Acı Üzerine Bir Sohbet

Acı Üzerine Bir Sohbet

Acıyı psikoloji, Budizm ve İslam perspektiflerinden ele alan bu çarpıcı diyalog, okuru arzunun, sorumluluğun ve teslimiyetin anlamı üzerine düşündürürken; acının kaçınılacak bir yük mü yoksa dönüştürücü bir imkân mı olduğunu sorgulamaya davet ediyor.

Mürüvvet Çalışkan yazdı.

Bir psikolog, bir Budist ve bir Müslim sessiz bir ortamda karşı karşıya oturdu. Konu, gündelik meselelerin ötesine geçip insanın en eski ve kaçınılmaz gerçeğine uzandı; acı ve onunla baş etme yolları…

-Psikolog söze başlar: “İnsan davranışlarını anlamak için en temel kavramlardan biri acıdır. Acı dediğimiz şey çoğu zaman yaşanan olayın kendisi değildir; olayın insanın iç dünyasında bıraktığı iz, zihinde nasıl anlamlandırıldığı ve kalpte nasıl karşılandığıdır. Aynı olay, farklı insanlarda farklı acılar doğurur. Çünkü acı, nesnel bir gerçeklikten çok öznel bir deneyimdir. Günümüz insanı ise çoğu zaman acıdan kaçmak için hazza yönelir. Rahatsız edici duygularla yüzleşmek yerine kısa süreli rahatlıklar arar. Ancak bastırılan duygu kaybolmaz; zihinde ve bedende birikir, ardından farklı şekillerde yeniden ortaya çıkar. Terapi odasında danışana bu nedenle ‘duygudan kaçma, onu fark et, kabul et ve ifade et’ deriz.”

-Budist sakin bir şekilde konuşur: “Siz acıyı yönetmeye çalışıyorsunuz. Oysa biz acının köküne ineriz. Bizim öğretimize göre hayatın kendisi acıdır. Doğum, yaşlanma, hastalık ve ölüm… Bunların hepsi acıdır. Bunun sebebi arzudur. İnsan istediği sürece acı çeker.”

-Müslim araya girer: “Hayatın kendisi mi acı, yoksa acı hayatın bir parçası mı?”

-Budist cevap verir: “Hayatın kendisi. Çünkü arzu vardır. Arzu biterse acı da biter.”

-Psikolog düşünerek sorar: “Peki, burada ‘arzu’ dediğimiz şey tam olarak nedir? Biz psikolojide arzuyu, insanı harekete geçiren içsel bir güç olarak tanımlarız. Hedef koymayı, çaba göstermeyi, hatta hayatta kalmayı mümkün kılan şeydir. Bu yüzden şunu merakediyorum, arzu tamamen ortadan kaldırılabilir mi? İnsan hiçbir şey istemeden, hiçbir hedefe yönelmeden yaşayabilir mi?”

-Budist kısa bir duraksamadan sonra cevap verir: “Arzu dediğimiz şey, zihnin sürekli bir şeyi istemesi ve ona bağlanmasıdır. İnsan bir şeyi elde etmek ister, sonra onu kaybetmekten korkar ve ona daha çok tutunur. Kaybettiğinde ise yeniden ister. Böylece bir döngü oluşur. İstemek, bağlanmak, kaybetmek, tekrar istemek. Bu döngüye Samsara diyoruz. Çoğu kişi Samsara ile reenkarnasyonu karıştırır. Oysa Samsara sadece yeniden doğmak değildir; aynı zamanda zihnin bu sürekli arzu ve bağlanma döngüsü içinde kalmasıdır.

Reenkarnasyon, bu döngünün bedensel düzeyde yeniden doğuş olarak görünmesidir; Samsara ise bu sürecin hem zihinsel hem varoluşsal bütününü ifade eder.

Yani Samsara hem zihinsel bir döngüdür hem de varoluşun tekrar etmesi, başka bir ifadeyle yeniden doğuş sürecidir. İnsan sadece hayatlar boyunca değil, her an zihninde de bu döngüyü yaşar.

Nirvana ise bu döngünün son bulmasıdır. Yani insanın sürekli bir şeylerin peşinden koşması değil; bu koşuşturmanın kendisini fark etmesi ve ona bağımlı olmaktan kurtulmasıdır. Arzu insanı yönetmeyi bıraktığında, zihin de doğal olarak sakinleşir ve özgürleşir.”

-Müslim derinleşir: “Sen arzunun insanı bağladığını ve onu bir döngüye hapsettiğini söylüyorsun. Bu tespitinde haklılık payı var. Fakat ben şu noktada ayrılıyorum; bizde arzu, bütünüyle terk edilmesi gereken bir şey değildir. Asıl mesele, arzunun yönüdür. İnsan sadece bağlanan bir varlık değildir; aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Eğer arzu tamamen susturulursa, insanı harekete geçiren o derin yöneliş de kaybolmaz mı? Bizim anlayışımızda arzu, insanı aşağıya da çekebilir, yukarıya da taşıyabilir. Dünya için olursa bağımlılık üretir; fakat hakikat için olursa insanı olgunlaştırır. Yani sorun arzu değil, onun neye bağlandığıdır.Bu yüzden biz arzuyu yok etmeye değil, onu terbiye etmeye çalışırız. Çünkü insanın içinde yönelme ihtiyacı vardır. Bu yöneliş doğru yere çevrildiğinde, insanı esir eden değil, özgürleştiren bir güç hâline gelir.”

-Budist biraz daha açıklayarak devam eder: “Geriye, zorlanmayan bir hâl kalır. Sükûnet… çünkü zihin artık sürekli bir şeyin peşinden koşmaz. Bağsızlık… çünkü var olan şeylere tutunma ihtiyacı zayıflar. Tutunmayan bir bilinç… çünkü ‘ben’ dediğimiz yapı, büyük ölçüde arzularla kurulur; arzular çözülünce bu yapı da katılığını kaybeder. Bu, yokluk değildir. Ama alıştığımız anlamda katı ve değişmez bir varoluş da değildir. Daha çok, yüklerinden arınmış, akışkan ve açık bir farkındalık hâlidir.”

-Müslim yavaşça sorar: “Yani varoluş da çözülüyor mu?”

-Budist kısa bir duraksamadan sonra cevap verir: “Evet… bir anlamda. Tam olarak varoluş ortadan kalkmaz; fakat senin ‘ben’ diye sabit sandığın yapı çözülür. Geriye, tutunmayan ama farkında olan bir bilinç hâli kalır.”

-Müslim bu noktada söze girer: “Kur’an, varoluşu çözülmesi gereken bir şey olarak görmez. İnsanı, yok olup giden değil; sorumluluk taşıyan ve yönelen bir varlık olarak ele alır. Bu yüzden acıyı ne merkeze koyar ne de yok sayar. Onu bir süreç olarak ele alır. Sen arzunun çözülmesiyle ‘ben’ dediğimiz yapının yumuşadığını söylüyorsun. Biz ise insanın tamamen çözülmesini değil, olgunlaşmasını esas alırız. Yani insan, yaşadığıyla yok olmaz; yaşadığıyla şekillenir. Bu yüzden acı, bizde bir kaçış sebebi değil; anlamın kapısını aralayan bir eşiktir.”

-Psikolog dikkatle dinler: “Yani acı amaçlıdır?”

-Müslim: “Evet. Ama tek bir sebebe indirgenmez. Kur’an’a göre acının kaynakları çeşitlidir. Kimi zaman bir imtihandır.”

Ve şu ayeti okur:

“Andolsun sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile deneriz…” (Bakara 2/155).

Sonra devam eder:

“Bu ayet bize şunu söyler: Acı, sadece bir eksilme ya da yokluk değildir. Aynı zamanda insanı durmaya, düşünmeye ve yönünü gözden geçirmeye çağıran bir uyarıdır.

Bazen ise acı, insanın kurduğu düzenin bozulmasıyla ortaya çıkar.”

Bir başka ayeti okur:

“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı…” (Rum 30/41)

Ve devam eder:

“Yani insanın kendi fiilleri de acının kaynağı olabilir.”

Bir ayet daha okur:

“Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus 10/44)

-Psikolog başını sallar: “Bu yaklaşım sorumluluğu merkeze alıyor.”

-Müslim: “Evet. Çünkü sorumluluk, acının yönünü değiştirir.”

-Psikolog söze girer: “İnsanlar çoğu zaman başlarına gelenlerin sorumluluğunu almak yerine başkalarını suçlar. Psikolojide iyileşmenin ilk şartı sorumluluktur. Sürekli kendine acıyan kişi değişemez.”

-Budist ekler: “Kendine acımak da bir bağlanmadır.”

-Psikolog: “Nasıl yani?”

Budist: “Kişi acısına tutunur. ‘Şu an acı içindeyim’ düşüncesini benimser. Bu da egonun bir şeklidir. Bu yüzden biz deriz ki acıya tutunma. Gözlemle ve bırak.”

-Müslim sorar: “Yani kendine acımak da bir tür arzu mu?”

-Budist: “Evet. İnsan acıya bile bağlanabilir.”

-Psikolog: “Biz de buna mağduriyet kimliği deriz. Bu kimlik insanı zayıflatır.”

-Müslim sorar: “Peki, insan gerçekten haksızlığa uğradığında ne yapmalı? Kendine acımak tamamen yanlış mı?”

-Psikolog: “Hayır duyguyu hissetmek normaldir. Ama orada kalmak sorun olur.”

-Müslim: “Kur’an burada çok ince bir denge kurar. Acıyı inkâr etmez ama kişiyi ona teslim de etmez.”

Ve şu ayeti ekler:

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir; Allah ise çoğunu affeder.” (Şura 42/30)

Sonra devam eder:

“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…” (Zümer 39/53)

-Budist sorar: “Peki, siz acıya tutunmaktan nasıl kurtuluyorsunuz?”

Müslim cevap verir: “Acıya tutunmayız, Allah’a yöneliriz.”

-Psikolog: “Bu önemli bir fark.”

-Müslim: Kendine acıyan insan şöyle der ‘ben mağdurum.’ Kur’an’ın yetiştirdiği insan ise ‘ben sorumluyum… ama yalnız değilim der.

-Budist düşünür: “Bu, bağlanmayı farklı bir yere taşıyor.”

-Müslim: “Evet. Hatta bu Nebevi bir tutumdur. Acı yok edilmesi gereken bir şey değildir.”Kur’an’da Nebilerin tutumları hakkında birçok ayet vardır.

Örneğin:

Hz. Eyüp, uzun süren hastalık ve kayıplar karşısında şöyle dua etmiştir:

“Gerçekten bana zarar dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ 21/83)

Hz. Yakup, evlat acısını yaşadığında şöyle der:

“Ben hüznümü ve kederimi yalnızca Allah’a arz ederim.” (Yusuf 12/86)

Hz. Yunus, hatasının ardından karanlıklar içinde şöyle seslenir:

“Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ 21/87)

Hz. Musa, zor bir görevle karşı karşıya kaldığında şöyle sığınır:

“Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır.” (Tâhâ 20/25-26)

Başka bir durumda Hz. Musa şöyle der:

“Rabbim! Ben, bana indireceğin her hayra muhtacım.” (Kasas 28/24)

Hz. Yusuf, ağır bir iftira ve baskı altında şöyle dua eder:

“Rabbim! Zindan, onların beni çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir…” (Yusuf 12/33)

Hz. Nuh, inkâr ve yalnızlık içinde şöyle seslenir:

“Rabbim! Ben yenildim, bana yardım et.” (Kamer 54/10)

Hz. İbrahim, ateşe atılma sürecinde tam bir teslimiyet örneği sergiler.

“Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân 3/173 bağlamı)

Hz. Muhammed’ de en zor anlarında Rabbine yönelmiştir. Kur’an’da ona şu şekilde hitap edilir:

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha 93/3)

Bu ayet, acı anında bile ilahi yakınlığın devam ettiğini gösterir.

-Psikolog bu noktada söze girer: “Bu çok önemli. Çünkü insan çoğu zaman acı çektiğinde yalnız kaldığını hisseder. Oysa duyguların kendisi bir problem değildir. Üzüntü, korku, kaygı… bunların hiçbiri yok edilmesi gereken şeyler değil. Hatta sıfır üzüntü, sıfır korku dediğimiz bir durum sağlıklı bile değildir.”

Budist başını hafifçe sallayarak ekler: “Evet, acıyı yok etmek mümkün değildir. Ama onun etkisini azaltmak mümkündür. İnsan, acıya sebep olan bağlarını fark edip çözdükçe, acı da gücünü kaybeder. Çünkü acıyı büyüten şey, çoğu zaman bağlanmadır.”

Müslim ise konuşmayı toparlayarak şöyle der: “Kur’an bu noktada farklı bir yol gösterir. Acıyı ne inkâr eder ne de sadece azaltmaya çalışır. Onu yönlendirir. Sabırla, tevekkülle ve umutla… İnsan acının içinde kaybolmaz; onunla birlikte yönünü bulur.”

Ve şu ayeti okur:

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

Kısa bir sessizlik olur. Ardından Müslim yavaşça devam eder: “Burada söylenen şey sadece bir teselli değil, aynı zamanda bir yakınlık vaadidir. İnsan acının içinde yalnız değildir. Ancak bu yakınlık, sabrın içinden geçerek hissedilir. Sabır çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sadece beklemek, katlanmak ya da susmak sanılır. Oysa sabır; yaşananı inkâr etmeden, onun altında ezilmeden ayakta kalabilmektir. Dağılmadan, yönünü kaybetmeden kalabilmektir. İnsanın iç dünyasında olan biteni anlamlandırarak tepkisini bilinçle seçmesidir. Ve en önemlisi… Sabır, insanı bir yerde bırakmaz, onu dönüştürür.”

Psikolog dikkat kesilir.

-Müslim devam eder: Eğer sabır yalnızca dayanmak olsaydı, insanı değiştirmezdi. Oysa sabır, insanı bir yöne çağırır. Kur’an’daki sabır, insanı Allah’a yönelten bir eşiğe dönüştürür.”

Sonra bir ayet ekler:

“Kim Allah’a yönelirse, Allah ona yeter.” (Talak 65/3)

“Yöneliş, acının yükünü tek başına taşımayı bırakmaktır. İnsan ‘ben tek başıma dayanmalıyım’ demekten ‘ben yönelmeliyim’e geçtiğinde iç dünyasında bir kırılma yaşanır. Bu kırılma çöküş değil, dönüşümdür.”

-Budist merakla sorar: “Peki, bu yönelmek neyi değiştirir?”

-Müslim: “İnsanın yöneldiği yer, acıya yüklediği anlamı değiştirir. İnsan acıyı yalnızca kendi içinde taşıdığında altında ezilir. Sürekli başkalarına yönelttiğinde dağılır ve dengesi bozulur. Ama Allah’a yönelttiğinde… hem hafifler hem de yönünü bulur.”

Sonra şu ayeti okur:

“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad 13/28)

“İşte bu noktada sabır yönelişe dönüşür. Yöneliş ise insanı tevekküle götürür.”

-Psikolog araya girer: Bildigim kadarıyla sizdeki tevekkül de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. İnsanlar bunu hiçbir şey yapmamak gibi görüyor. Sanki kişi çaba göstermeden beklemeliymiş gibi algılanıyor.”

slim başını hafifçe sallayarak: “Evet, bu doğru. Tevekkül en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Çünkü tevekkül, hiçbir şey yapmamak değildir. İnsan elinden geleni yapar, sorumluluğunu yerine getirir ve ardından sonucu Allah’a bırakır.”

Ve şu ayeti okur:

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm 53/39)

“Yani insan önce yönelir, sorumluluğunu üstlenir, elinden gelen çabayı gösterir… Ama sonucun nasıl olacağını kontrol etmeye çalışmaz. İşte bu denge, kalpte bir genişlik oluşturur.”

Budist dikkatle dinler ve sorar: “Bu, bizim ‘bırakma’ dediğimiz şeye benziyor… Ama siz eylemi bırakmıyorsunuz.”

-Müslim cevap verir: “Evet. Bizde bırakılan şey eylem değil, kontrol yanılsamasıdır. İnsan her şeyi kontrol edebileceğini zannettiğinde daralır. Ama kontrol etme arzusunu bıraktığında… yani sonucu Allah’a teslim ettiğinde… bu durum insanı bir adım daha ileri taşır, teslimiyete.”

-Budist biraz düşünerek konuşur: “Bizim ‘bırakma’ dediğimiz şey, zihnin tutunduğu noktayı fark edip o tutunmayı çözmesidir. İnsan, ‘bu olmalı’ ya da ‘bu olmamalı’ dediğinde, aslında kendini daraltır. Bağsızlık dediğimiz şey, hayata karşı ilgisizlik değildir. Tam tersine, yaşarken tutunmadan yaşayabilmektir. Kişi çabalar, yaşar, hisseder… ama hiçbir şeye zorla yapışmaz. Çünkü bilir ki her şey değişir.”

-Müslim yavaşça cevap verir: “Bizim tevekkül ile teslimiyet dediğimiz şey de buna benzer bir olgunluk içerir. İnsan çabasını gösterir, sorumluluğunu yerine getirir… ama kalbini sonuca bağlamaz. Fakat arada ince bir fark vardır. Bizde teslimiyet, sadece bırakmak değil; aynı zamanda güvenmektir. İnsan, kontrolü bıraktığında boşlukta kalmaz. Bir kudrete, bir hikmete yaslanır.”

-Budist dikkatle sorar: “Peki bu güven, bağımlılık yaratmaz mı?”

-Müslim: “Hayır, çünkü bu güven insanı zayıflatmaz. Aksine dengeler. İnsan her şeyi kendi kontrol etmeye çalıştığında ağırlaşır. Ama her şeyi kontrol eden Allah’a güvendiğinde tabiri caizse yükünü doğru yere bırakmış olur. Bilir ki Allah ona yardımı ulaştıracaktır

-Psikolog: “Teslimiyet… bu biraz zor bir kavram.”

-Müslim: “Çünkü yanlış anlaşılıyor. Teslimiyet, vazgeçmek değildir. Yenilmek hiç değildir. Teslimiyet olanla kavga etmeyi bırakmak, ama olması gereken için çabalamaya devam etmektir. Ben sorumluluğumu alıyorum… ama yükü tek başıma taşımıyorum.

Ve şu ayeti okur:

“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talak 65/3)

“Ve işte burada eylem doğar. Çünkü sabır insanı ayakta tutar, yöneliş insana yön verir, tevekkül kalbi dengeler, teslimiyet insana iç huzuru verir ve insan artık kaçmadan, dağılmadan, inkâr etmeden harekete geçer. Acı artık sadece katlanılan bir şey değildir. Anlamlandırılan… yön verilen… dönüştüren bir sürece dönüşür. Acı, insanı yıkan bir yük değildir. Allah’a dua ve namaz ile yönelindiğinde, insanı inşa eden bir imkâna dönüşür.”

-Psikolog araya girer: “Acı hakkındaki benzerliklerimizi ve farklılıklarımızı ortaya koyduk. Her yaklaşımın kendine özgü güçlü yönleri var. Bir konuda daha netleşmeyi çok isterim. Biz terapide özellikle farkındalık geliştirmek ve zihni sakinleştirmek için meditasyonu sıkça öneririz. Siz ise namaz kılıyorsunuz. Merak ediyorum meditasyon ile namaz arasında nasıl bir fark var?”

Müslim sakin bir şekilde cevap verir: “Dediğiniz gibi meditasyon, çoğu zaman zihni sakinleştirmeye, anda kalmaya odaklanır. İçsel bir yolculuktur. Kişinin kendi zihniyle ve bedeniyle kurduğu bir farkındalık ilişkisidir. Ayrıca meditasyon hareketsiz bir oturuş gerektirir. Belirli bir zamanla sınırlı değildir. Öncesinde fiziksel temizlik şart değildir. Meditasyonda kişi iç dünyasına döner. Namazda ise kişi hem iç dünyasına hem de kendisini aşan bir hakikate yönelir. Yani benzer yönleri vardır, ikisi de farkındalık kazandırır, zihni toplar, insanı merkezine getirir.

Ama namazın farkı şudur:

Namaz yalnızca zihni değil, kalbi de yönlendirir. Namaz, öncesinde fiziksel bir temizlik yapılır. Günün belirli vakitlerinde yerine getirilmesi gereken hem fiziksel hem zihinsel bir ibadettir. İnsan yalnızca kendine dönmez, aynı zamanda kulun Allah’a bağlılığını ve teslimiyetini içerir. Namazdaki ayetler okunurken, dua edilirken zihin tefekkürle meşgul edilir. Bu, yönelişi daha geniş bir zemine taşır.”

Şu ayeti okur:

Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45) Bu ayet, namazın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda insanı kötülüklerden uzaklaştıran bir yönü olduğunu da açıkça ifade eder.

Psikolog düşünerek ekler: “Yani meditasyon insana farkındalık ve denge kazandırırken, namaz sürekli yapılarak insana sabır, tevekkül, teslimiyet, anlam, tefekkür ve yön de ekliyor diyebilir miyiz?”

-Müslim: “Evet, tam olarak öyle.”

Odada derin bir sessizlik olur.

Hiç kimse konuşmaz.

Ama sözler, her birinin içinde karşılık bulur.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir