Bir bilgisayar programı çoğalıyor, değişiyor ve çevresine uyum sağlıyorsa canlı mıdır? Peki bir gün gerçekten yapay canlılar üretirsek onlara karşı sorumluluklarımız ne olacak? Sarah Kember’in yapay yaşam araştırmalarına yönelttiği sorular, biyoloji ile etiğin sınırlarını birlikte düşünmemizi sağlıyor.
Bir canlıyı nasıl tanırız? Büyür, çevresiyle etkileşir, enerji kullanır, çoğalır veya zaman içinde evrimleşir, diyebiliriz. Fakat bu özellikleri tek tek saymak, canlılığın nerede başladığını belirlemeye yetmez. Ateş büyür ve enerji tüketir ama canlı sayılmaz. Bir bilgisayar virüsü çoğalabilir ama onu bir mikroorganizmayla aynı anlamda canlı kabul etmeyiz.
Yapay yaşam (Artificial Life ya da kısaca ALife), bu belirsizliği araştırma konusu yapar. Araştırmacılar canlıların bazı süreçlerini yapay sistemlerde kurarak şu soruyu sorar: Yaşam yalnızca bildiğimiz biyolojik maddelerle mi mümkündür, yoksa farklı ortamlarda da ortaya çıkabilir mi?
Bu çalışmaların en tanıdık örnekleri bilgisayar ortamındadır. Dijital varlıklara basit davranış kuralları verilir; hareket etmeleri, kaynak aramaları, çoğalmaları ve değişmeleri izlenir. Ancak alan bilgisayar ekranından ibaret değildir. Çevresine tepki veren robotlar ile biyoteknoloji yoluyla dönüştürülen organizmalar da yapay yaşam tartışmasının parçasıdır. Sarah Kember, Cyberfeminism and Artificial Life adlı kitabında bunları sırasıyla yazılım, donanım ve biyolojik malzeme düzeyleri olarak birlikte ele alır.
Bilgisayar bir ekosistem olabilir mi?
Yapay yaşamın çekici yanı, karmaşık davranışların basit kurallardan doğabilmesidir. Boids adlı bilgisayar modelinde dijital birimler yakınındaki diğer birimlere göre yön değiştirir. Her birine sürünün bütün hareketi öğretilmez. Buna rağmen birlikte kuş sürüsünü andıran bir düzen oluştururlar. Buna ortaya çıkış denir: Sistemin bütününde gözlenen davranış, parçaların tek başına yaptıklarından daha karmaşıktır.
Başka bir örnek olan Tierra’da kısa bilgisayar programları dijital bir ortamda çoğalır ve değişir. Bazı değişimler programların sürmesini sağlarken bazıları ortadan kalkmalarına yol açar. Böylece araştırmacılar çoğalma, çeşitlenme ve seçilim gibi süreçleri gözlemleyebilir.
Bu deneyler güçlüdür, çünkü yaşam hakkındaki fikirleri sınanabilir modellere dönüştürür. Aynı zamanda bir sınırları vardır: Bir süreci modellemek, modelin canlı olduğunu kanıtlamaz. Kuş sürüsüne benzeyen bir hareket üretmek, ekranda kuş üretmek değildir. Kember’in dikkat çektiği temel ayrım budur.
Üstelik dijital ekosistemin koşulları önceden tasarlanır. Tierra’da hangi değişimlerin mümkün olduğu, ortamın kapasitesi ve hangi programların silineceği belirli kurallara bağlıdır. Beklenmedik sonuçlar ortaya çıksa bile bu sonuçlar araştırmacının kurduğu dünya içinde oluşur. Bu nedenle “dijital canlı kendi kendine evrimleşti” cümlesini değerlendirirken, önce onun nasıl bir dünyada evrimleşmesine izin verildiğini sormak gerekir.
Yaşamın maddesi mi, düzeni mi önemli?
Yapay yaşam araştırmalarının arkasındaki en güçlü felsefi görüşlerden biri, canlılığın belirli bir maddeden ziyade örgütlenme biçiminde bulunduğudur. Bu görüşe göre önemli olan, bir sistemi oluşturan parçaların karbon temelli olup olmaması değil; sistemin kendini sürdürmesi, çevresiyle ilişki kurması ve değişime uğramasıdır.
Eğer bu doğruysa yaşamı yalnızca Dünya’da bildiğimiz biçimleriyle tanımlamak dar bir yaklaşım olabilir. Bilgisayarda veya başka bir maddi ortamda, henüz tanımadığımız yaşam biçimleri mümkün olabilir. Yapay yaşam araştırmacılarının “bildiğimiz yaşam” kadar “olabilecek yaşam” ile de ilgilenmesi bundandır.
Kember bu ihtimali ciddiye alır. Ancak “yaşam bir bilgi örüntüsüdür” görüşünün kolayca aşırı genelleştirilebileceğini savunur. Bir organizmayı yalnızca işlediği bilgiyle açıklamak; bedenini, içinde bulunduğu çevreyi ve başka varlıklarla kurduğu ilişkileri ihmal edebilir. Canlılık bir bilgisayar programına benzetildiğinde, benzetmenin açıklayıcı gücü kadar açıklayamadığı yönlerini de görmek gerekir.
Yeni bir yaşam için eski etik yeterli mi?
Buradan kitabın en ileri sorusuna geçiyoruz. Diyelim ki gelecekte, bugünkü modellerden çok daha karmaşık bir yapay varlık ürettik. Çevresini algılıyor, deneyimlerinden öğreniyor, kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor ve bizim öngörmediğimiz biçimlerde davranıyor. Ona yalnızca bir ürün gibi davranabilir miyiz?
Bu soruya yanıt vermek için önce onun “kesin olarak canlı” olduğunu kanıtlamak gerektiği düşünülebilir. Kember’in yaklaşımı ise etik tartışmayı bu tek karara bağlamamaktır. Bir varlığın nasıl üretildiği, hangi amaçlarla kullanıldığı ve insanlarla, diğer canlılarla, çevresiyle nasıl ilişkiler kurduğu da etik açıdan önemlidir.
Kember’in önerdiği posthümanist biyoetik, insanı bütün etik soruların değişmez merkezi kabul eden alışkanlığı gözden geçirir. “Posthümanist” burada insanın önemini yitirdiği anlamına gelmez. İnsanların, robotların, dijital sistemlerin ve biyoteknolojik organizmaların giderek iç içe geçtiği bir dünyada sorumluluğu yalnızca bağımsız insan birey üzerinden düşünmenin yetersiz kalabileceği anlamına gelir.
Örneğin yapay bir varlığın davranışından kim sorumludur: Tasarımcısı mı, onu kullanan kişi mi, üretici şirket mi? Bir organizmanın genetik özelliklerini değiştirdiğimizde yalnızca o organizmayı mı, yaşayacağı çevreyi de mi hesaba katmalıyız? Dijital bir varlığı “özerk” diye tanıttığımızda, gerçekte sahip olduğu imkânlarla ona biçtiğimiz rol örtüşüyor mu? Posthümanist biyoetik, bu ilişkileri birlikte incelemeyi gerektirir.
Önce hangi dünyayı kurduğumuza bakalım
Kember’in siberfeminist eleştirisi, yapay yaşamın teknik ayrıntılarıyla etik soruları birbirinden ayırmaz. Bir simülasyonda rekabet temel kural seçilmişse, iş birliğinin ne ölçüde mümkün olacağını bu karar etkiler. Bir robotun “başarısı” hız ve verimlilikle ölçülüyorsa, çevresiyle başka türden ilişkileri gözden kaçabilir. Tasarım kararları, araştırmanın sonunda tartışılacak etik sonuçlar değildir; araştırmanın başından itibaren onun içindedir.
Yapay yaşam henüz “canlılık sorununu çözdük” diyebileceğimiz bir alan değil. Buna karşılık çok değerli bir şey yapıyor: Yaşam hakkında genellikle sorgulamadan kullandığımız tanımları deneyle karşı karşıya getiriyor. Kember’in hatırlattığı gibi, bu deneylerin bilimsel gücünü değerlendirirken kurdukları dünyaların etik ve toplumsal koşullarını da incelemeliyiz.
Belki bir gün yapay bir sistemin gerçekten canlı olup olmadığı konusunda uzlaşacağız. O güne kadar daha somut bir soruyla başlayabiliriz: Yaşamı yeniden kurmaya çalışırken, nasıl bir yaşamı mümkün kılıyoruz?
Kaynak: Sarah Kember, Cyberfeminism and Artificial Life, Routledge, 2003.


