Sophos Akademi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Genel
  4. »
  5. Modern Bilimin Sınırında Bir Tevhid Okuması: Nur, Ziyâ ve Gözlemci Yanılgısı

Modern Bilimin Sınırında Bir Tevhid Okuması: Nur, Ziyâ ve Gözlemci Yanılgısı

Mürüvvet Çalışkan, modern bilimde gözlemci etkisi, frekans ve enerji söylemlerinin nasıl metafizikleştirildiğini Kur’an merkezli bir perspektifle ele alıyor. Nur ile ziyâ ayrımı üzerinden, bilimsel aydınlanma ile ilâhî hidayet arasındaki ontolojik sınırı tartışmaya açıyor.

Ziyâ, Nur ve Gözlem Üzerine Bir Deneme – Mürüvvet Çalışkan

İnsan, varlığı anlamlandırma çabası içinde çoğu zaman kendi algısını merkeze alır. Gördüğünü hakikat, ölçtüğünü gerçeklik, deneyimlediğini mutlak zemin sanma eğilimi taşır. Modern çağ, bu eğilimi bilimsel kavramlarla besleyerek yeni metafizik anlatılar üretmiştir. Frekans, enerji, titreşim, gözlemci etkisi gibi kavramlar yalnızca fiziksel açıklamalar olmaktan çıkarılmış, insan bilincini evrenin kurucu unsuru hâline getiren söylemlere dönüştürülmüştür. Böylece insan, farkında olmadan kendisini anlamın kaynağına yerleştirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Kur’an ise tam bu noktada insanın sınırını, Allah’ın ise sınırsızlığını hatırlatan hakiki ölçü sunar. Bu ölçü insanı küçültmez; fakat yerli yerine koyar. Algıyı mutlaklaştırmaz; fakat değersizleştirmez. Kur’an’ın bu dengeyi kurarken başvurduğu temel ayrımlardan biri nur ile ziyâ arasındaki farktır. Bu ayrım yalnızca dilsel değildir; ontolojik düzleme işaret eden derinlik taşır.

Ziyâ Fiziksel Işık ve Sınırlı Algı

Kur’an’da ziyâ çoğunlukla Güneş ile ilişkilendirilir: “Güneş’i ziyâ, Ay’ı nur kılan O’dur.” (Yûnus 10/5)

Ziyâ, enerji yüklü fiziksel ışıktır. Isı üretir, foton taşır, ölçülebilir, dalga boyları üzerinden tanımlanır. İnsan gözü bu ışığa muhtaçtır. Retina, sinir sistemi ve beyin süreçleri olmadan görme gerçekleşmez. Bu nedenle insan görmesi biyolojik ve fiziksel şartlara bağlıdır. Ziyâkesildiğinde görüş kaybolur; şiddeti arttığında algı bozulur. Bu durum insan görmesinin kırılgan ve sınırlı doğasını açığa çıkarır. Kur’an bu sınırlı görmeyi ra’y kavramıyla ifade eder. Ra’y, bakış açısına bağlı, yoruma açık, yanılabilir algıyı anlatır. İnsan gördüğünü mutlak gerçeklik sanabilir; fakat bu, algının sınırını ortadan kaldırmaz.

Nur, İlâhî Aydınlatma ve Kuşatıcılık

Nur, Kur’an bağlamında fiziksel ışık değildir. Nur; yön veren, anlam açan, varlığa istikamet kazandıran ilâhî aydınlatmadır. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 24/35)

Bu ifade Allah’ı fiziksel ışıkla özdeşleştirmez. Işığın kendisini değil, ışığı var eden, anlamı açan, hakikati görünür kılan ilâhî tasarrufu anlatır. Ayette geçen “nur üstüne nur” ifadesi, bu aydınlatmanın tek katmanlı olmadığını gösterir. Fıtrat, akıl ve vahiy üst üste gelerek derinleşen, kuşatan ve süreklilik taşıyan yapı oluşturur.

Nur bu sebeple insana değil, Allah’a nispet edilir. İnsan nurun kaynağı olmaz; nurun muhatabı hâline gelir. Hidayet, nura sahip olma iddiasıyla değil; nura yönelme, nura açıklık ve teslimiyetle mümkündür:  “Allah kime nur vermemişse onun için nur yoktur.” (Nûr 24/40)

İlâhî Görmenin Mahiyeti ve Allah’ın Sıfatları

İnsan görmesi ziyâya dayanırken, Allah’ın görmesi basar kavramıyla ifade edilir. Kur’an bu farkı açık ve kesin biçimde ortaya koyar:

“Gözler O’nu idrak edemez; O ise gözleri ihâta eder.” (En‘âm 6/103)

Basar, duyuya bağlı değildir. Mekân, mesafe, zaman ve araç şartı taşımaz. Bu nedenle basar, tek başına değil; ilim, hıfz, ihâta, habîr, latîf ve vâsi sıfatlarıyla birlikte düşünülmelidir. Allah ilmiyle her şeyi bilir; habîr oluşuyla varlığın iç yüzlerine vâkıftır; latîf oluşuyla en ince ayrıntılara fark edilmeden nüfuz eder; ihâta ile her şeyi her yönden kuşatır; vâsi oluşuyla bu kuşatmayı sınırdan, darlıktan ve eksilmeden münezzeh kılar; hıfz ile varlık düzenini sürekli ayakta tutar. Bu sebeple ilâhî görme, duyusal bir algı değil; bütünsel ve sınırsız bir kuşatmadır. Bu hakikat, Kur’an’ın temel ilkelerinden biri olan En‘âm 6/1’de açıkça ifade edilir:

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’adır.”

Bu ayet, nurun da yaratılmış olduğunu kesin biçimde ortaya koyar. Allah nur değildir; nurun yaratıcısıdır. İlâhî basar da fiziksel aydınlığa, fotonik bir sürece veya geçici bir parlamaya dayanmaz. Nur, Allah’ın varlığa lütfettiği bir yönlendirme ve idrak imkânıdır; O’nun zatıyla özdeşleştirilemez. Bu ayrım korunmadığında, varlık kutsallaştırılır, algı mutlaklaştırılır ve tevhid çizgisi bulanıklaşır.

İşte bu noktada Kur’an, insanın sınırlı görmesi ile Allah’ın kuşatıcı basarı arasındaki farkı sadece kavramsal değil, tecrübi ve metaforik bir anlatımla görünür kılar. İnsan, ışık geldiğinde görebilen; ışık gittiğinde yönünü kaybedendir. Allah ise karanlık ve aydınlık arasında değişmeyen, varlığı baştan sona kuşatan mutlak görendir. Bakara 2/17-20, insan algısının geçiciliğini; En‘âm 6/103 ise ilâhî basarın sınırsızlığını birlikte düşündürür. Böylece Kur’an, insanı kendi yerine yerleştirir:

  • Gören ama kuşatamayan,
  • Aydınlanan ama kaynağı olmayan,
  • Muhtaç ama mutlak olmayan bir varlık olarak.

Bakara 2/17–20 Metaforu ve Geçici Aydınlanma

Kur’an, insan algısının kırılganlığını soyut bir tanım yerine çarpıcı bir metaforla anlatır. Bakara Suresi’nin 17-20. ayetlerinde, geçici bir aydınlanma yaşayan fakat karanlıkla karşılaştığında yönünü kaybeden insan tasviri yer alır. Yakılan ateş, çevreyi kısa süreliğine aydınlatır; ardından karanlık geri döner. Şimşek çaktığında yürüyen, karardığında duran bir bilinç hâli resmedilir. Bu anlatım, insanın ziyâya bağlı görmesinin süreksiz ve kırılgan yapısını gözler önüne serer.

Aynı pasajda söz edilen kalplerin mühürlenmesi, kulakların sağırlaşması ve gözlerin perdelenmesi, biyolojik bir körlüğe değil, hakikate kapanmış bir bilince işaret eder. Fiziksel görme devam eder fakat anlam oluşmaz. Göz açık, fakat idrak kapalıdır. Bu durum, nurdan yoksun kalmış algının en temel göstergesidir.

Fırtına, karanlık, gök gürültüsü ve şimşek metaforu ise bu sınırlı algıyı daha da belirginleştirir. Şimşek parladığında yürüyen, karanlık çöktüğünde duran insanlar anlatılır. Geçici ışıkla yön bulmaya çalışan bu bilinç, kalıcı bir istikamet kazanamaz. Işık vardır fakat nur yoktur. Görme gerçekleşir fakat anlam doğmaz. Kur’an bu metaforla insanın sadece aydınlanmaya değil, yönlendiren bir nura muhtaç olduğunu vurgular.

Bu tasvir, modern insanın bilgiyle kurduğu ilişkiyi de aydınlatır. Veri artar, teknoloji gelişir, ölçüm hassaslaşır fakat yön duygusu zayıflar. Bilgi, şimşek gibi parlayıp söner. Ziyâ çoğalır fakat nur eksik kalır. Bu nedenle ilerleme hızlanır fakat hikmet derinleşmez. Kalıcı bir yürüyüş ancak nur ile mümkündür.

Modern Gözlemci Yanılgısı ve Algının İlâhîleştirilmesi

İnsan, zihinsel süreçlerini evrenin merkezine yerleştirdiğinde iki temel yanılgı ortaya çıkar: Allah’ı insan zihnine indirgeme eğilimi ve fiziksel süreçleri tanrısallaştırma eğilimi.

Modern fizikte “gözlemci etkisi” olarak adlandırılan olgu, ölçüm yapan öznenin ölçülen sistemi etkileyebildiğini gösterir. Bu, bilimsel düzlemde araçsal ve sınırlı bir gerçeği ifade eder. Ancak modern metafizik yorumlarda bu bulgu, çoğu zaman bağlamından koparılır. Evren; enerji, frekans, titreşim gibi fiziksel kavramlarla özdeşleştirilir ve bu kavramlara tanrısal nitelikler yüklenir. “Evren enerjidir”, “Tanrı frekanstır”, “bilinç titreşimdir” gibi söylemler, yaratılmış olanı yaratıcı yerine koyan bir bakışın ürünüdür.

Bu noktada gözlemci artık sadece ölçen değildir; gerçekliği kuran, hatta varlığı belirleyen bir özne gibi sunulur. “Evren bilinçtir”, “gerçeklik fark edildiğinde oluşur”, “insan bakarsa varlık belirlenir” gibi ifadeler, insan algısını mutlaklaştıran bu kopuşun yansımalarıdır. Oysa Kur’an’a göre insan algısı, zaten var olanı sınırlı biçimde fark eder. İnsan gözlemlemezse varlık yok olmaz, yalnızca insan için görünmez hâle gelir. Gözlem, yaratma değildir. Bilme, var etme anlamına gelmez.

Bu ayrım kaybolduğunda, insanın ra’yı, ilâhî basar ile karıştırılır. Sınırlı bakış, mutlaklaştırılır. Kur’an ise bu noktada net bir ölçü sunar:

  • İnsan algılar, Allah var eder.
  • İnsan bakar, Allah bilir.
  • İnsan ölçer, Allah takdir eder.

Gözlem yaratma değildir. Bilme, var etme anlamına gelmez. Gözlemci etkisi, insanın evren üzerindeki hâkimiyetini değil; tam tersine sınırlılığını gösterir. Çünkü insan ancak müdahale ederek ölçebilir. Allah ise müdahaleye ihtiyaç duymadan kuşatır. İnsan için ışık kesildiğinde yol biter; Allah için karanlık ve aydınlık ayrımı yoktur. İşte Bakara 17-20’de anlatılan geçici aydınlanma ile En‘âm 6/103’te bildirilen ilâhî basar arasındaki fark, bu noktada bütün açıklığıyla ortaya çıkar.

Frekans ve Rezonans Kavramlarının Metafizikleştirilmesi

Modern çağda bilimsel kavramlar, açıklayıcı araçlar olmaktan çıkarılıp metafizik anlamlar yüklenen sembollere dönüştürülür. “Frekans” ve “rezonans” bu dönüşümün merkezinde yer alır. Fizikte frekans, titreşimin zamansal tekrarını; rezonans, belirli şartlarda sistemlerin verdiği tepkiyi ifade eder. Her ikisi ölçülebilir, sınırlı ve bağlama bağlıdır. Bu kavramlar düzeni açıklar, hakikati üretmez.

Ne var ki modern anlatılarda bu teknik terimler ontolojik içerik kazanır. “Frekansını yükselten insan hakikate ulaşır”, “Evrenle rezonansa giren bilinç yaratıcı olur” gibi söylemler, bilim dilini kutsal bir dile dönüştürür. Böylece fiziksel süreçler, ilâhî işlevler yüklenmiş metaforlara çevrilir. Aldatıcılık tam da burada başlar; araç, amaç yerine geçirilir.

Bu yaklaşım, modern gözlemci yanılgısının devamıdır. İnsan algısı, evrenle uyumlandığında varlığı belirleyen güç gibi sunulur. Oysa Kur’an’a göre frekans, rezonans ve enerji yaratılmıştır. Hakikatin kendisi değil, yaratılmış düzenin işleyiş biçimleridir. İnsan bu düzeni okuyabilir; fakat bu okuma onu yaratıcı konumuna taşımaz.

Bu noktada nur/ziyâ ayrımı yeniden belirleyici hâle gelir. Frekans ve rezonans, ziyanın alanına aittir; değişkendir, sınırlıdır, geçicidir. Nur ise ölçülmez, istikamet verir. İnsan frekans ayarlayarak hakikat üretemez. Hakikat, nur verilirse fark edilir.

Kur’an bu gerçeği açık biçimde bildirir: “Allah kime nur vermemişse, onun için nur yoktur” (Nûr 24/40). Hidayet olmadan bilgi artar fakat anlam derinleşmez. Bilgi, şimşek gibi parlar fakat yol tutturmaz.

Panteist ve Bazı Vahdet-i Vücûd Okumalarında Ontolojik Sınır

Panteizm evreni ilâhî özle özdeşleştirir. Bazı vahdet-i vücûd yorumlarında da benzer risk görülür. Nur ilâhî özle özdeşleştirildiğinde tevhid dengesi bozulur. Modern gözlemci yanılgısı ile panteist ve bazı vahdet-i vücûd yorumları, farklı zeminlerden beslense de ortak noktada birleşir: yaratan–yaratılan sınırını belirsizleştirme eğilimi. Panteizm, evreni ilâhî özle özdeşleştirir. Varlık kutsallaştırılır; Allah evrene dağılmış güç gibi düşünülür. Aşkınlık kaybolur, içkinlik mutlaklaştırılır.

Bazı vahdet-i vücûd okumalarında da benzer risk ortaya çıkar. Varlık tek hakikat olarak vurgulanırken yaratılmışlık bilinci zayıflar. Nur, yönlendiren yaratılmış lütuf olmaktan çıkarılıp ilâhî özle özdeşleştirildiğinde, Kur’an’ın kurduğu tevhid dengesi bozulur. Oysa Kur’an açık hüküm koyar: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’adır.” (En‘âm 6/1)

Bu ayet, hem nurun yaratılmışlığını hem de Allah’ın mutlak yaratıcılığını kesin biçimde ortaya koyar. Nur Allah değildir; Allah nurun kaynağıdır. Varlık Allah’ın kendisi değildir; O’nun yaratmasıdır. Bu ayrım kaybolduğunda fiziksel süreçler, bilinç hâlleri ve enerji kavramları ilâhîleştirilir.

Metaforun Sınırı Bilmek Ayrı Var Etmek Ayrı

Bilimsel metaforlar sınırında kaldığında açıklayıcıdır; sınır aşıldığında yanıltıcı hâle gelir. Frekans, rezonans ve enerji, yaratılmış düzeni anlatır; yaratıcıyı değil. Bu kavramlar üzerinden kurulan metafizik dil, farkında olmadan panteist bir yöne kayar. Her şey kutsallaşır, insan bilinçle özdeşleşir, sınırlar silinir.

Kur’an bu bulanıklığı kabul etmez. Allah nura indirgenmez; nur yaratılmıştır. İnsan bilince sahiptir fakat bilinç ilâhî değildir. Görme verilmiştir, mutlak değildir. Bakara’daki şimşek metaforu bu yüzden merkezîdir. Geçici ışıklar aydınlatır fakat yön kazandırmaz. Kalıcı istikamet, yalnızca nurla mümkündür.

Kur’anî Tevhidde Yakınlık Var Özdeşlik Yok

Kur’an’ın sunduğu tevhid anlayışı ne panteisttir ne insan merkezlidir. Allah varlığa yakındır fakat varlıkla özdeş değildir. İnsana nur verir fakat nura indirgenmez.

Bu nedenle Kur’an insanı evrenin merkezi konumuna yerleştirmez. İnsan nura muhtaçtır, nur insana muhtaç değildir. Bilinç vardır fakat varlığı kurmaz. İlâhî basar, insanın ra’yı gibi değildir. İlâhî görme bir algı biçimi değil; kuşatıcı ve sınırsız bir idraktir.

Nurun Âhiret Boyutu ve Ebedî İstikamet

Nur dünya hayatıyla sınırlı değildir. Âhirette insan nuruyla diriltilir: “O gün mümin erkekleri ve mümin kadınları, nurları önlerinden ve sağlarından koşar hâlde görürsün” (Hadîd 57/12). Dünyada nura açılmayanlar için şöyle denir:

  • “Arkanıza dönün de nur arayın” (Hadîd 57/13).
  • “Kim bu dünyada kör ise âhirette de kördür.” (İsrâ 17/72)

Ziyâ dünya algısına aittir; nur ebedî yön tayin eder.

Sonuç Algı Değil, Hidayettir; Nur Geçici Değil, Kalıcıdır

Ziyâ geçici, nur süreklidir. Bilgi çoğalır fakat hidayet yoksa anlam doğmaz. Frekans yükselir fakat hakikat üretilmez. Kur’an insanı karanlıkta bırakmaz fakat merkeze de koymaz. Hakikat gözle değil, nurla görülür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir