Bir davranışın yanlış olduğunu düşünmek, onun yasaklanmasını istemek anlamına gelir mi? Örneğin yalan söylemek ahlaken yanlıştır fakat her yalan hukuken suç değildir. Peki, bazı ahlaki ilkeler neden zamanla yasalara dönüşürken diğerleri yalnızca vicdanımızın ve toplumsal ilişkilerimizin konusu olarak kalır? Şevki Işıklı, Etik – Hukuk İlişkisinin Felsefi Boyutları: İstek, İstidat ve Edimselleşme başlıklı çalışmasında bu soruya “Etiğin telosu hukuktur” hipoteziyle cevap arıyor. Temel düşüncesi şu: Her etik ilke, herkes tarafından tanınmayı ve korunmayı ister fakat her ilke hukuk olmaya elverişli değildir. Bu süreci istek, istidat ve edimselleşme kavramlarıyla açıklıyor. Tıpkı meyve veren bir ağacın tümüyle meyvesine dönüşmemesi gibi.
Etik – Hukuk İlişkisinin Felsefi Boyutları: İstek, İstidat ve Edimselleşme
Prof. Dr. Şevki Işıklı
Marmara Üniversitesi (Orjinal makaleye ulaşmak için tıklayınız.)
Özet
Bu çalışma, “Etiğin telosu hukuktur” hipotezinden hareketle etik normların hukukileşme yönelimini ve gerçekleşme koşullarını incelemektedir. Temel iddia, her etik normun hukuk olmayı istediği fakat her normun buna istidadının yetmediğidir. Bir etik ilkenin koruduğu çıkarın veya önlemeye çalıştığı zararın toplumsal önem kazanması ve müşterek güvence talebinin doğması, hukukileşmenin toplumsal gerekçesini oluşturur. Bu talebin hukuki bir norma dönüşmesi ise tarihsel, siyasal ve kurumsal koşullara bağlıdır. Bu süreç, istek, istidat ve edimselleşme kavramlarıyla açıklanırken “Hukukun normatif ideası etiktir” önermesiyle hukukun normatif kökeninin etikte bulunduğu, etik taleplerin hukukta nesnelleştiği ve etiğin bu gerçekleşme sonrasında da varlığını sürdürdüğü savunulmaktadır.
1. Etiğin Telosu: Hukuk
“Etiğin telosu hukuktur” önermesi, ilk bakışta etiğin bütün normlarının eninde sonunda hukuk normuna dönüşeceğini veya hukukun ortaya çıkmasıyla etiğin tarihsel vazifesini tamamlayacağını düşündürebilir. Oysa burada ileri sürdüğümüz hipotez, etiğin hukukta sona erdiği bir gelişme çizgisinden ziyade, etik normun kendi mahiyetinde taşıdığı yönelime, bu yönelimin gerçekleşme imkânlarına ve belirli tarihsel şartlarda hukuki bir suret kazanmasına ilişkindir. Etik, iyiyi istemenin ve insanın kemalât imkânlarını edimselleştirme eğiliminin düşünsel yönergesi olarak, kendi normatif taleplerinin başkaları tarafından da tanınmasını ve müşterek hayat içerisinde geçerlilik kazanmasını ister. Hukuk, bu isteğin kamusal kesinlik, kurumsal güvence ve genel bağlayıcılık bakımından ulaşabileceği ereksel gerçekleşme biçimidir.
Bu isteği anlamak için karmaşık bir örneğe ihtiyacımız yoktur. Bir insanın bir başkasına “Yalan söyleme!” dediğini düşünelim. Bu söz, yalnızca konuşanın kendi davranışlarına ilişkin kişisel bir tercihini ifade etmez. Sözü söyleyen kişi, muhatabından belirli bir davranış beklerken aynı beklentinin kendisi ve başkaları için de geçerli olabileceğini ileri sürer. Yalan söylemenin yanlış olduğunu düşünüyorsa bu yanlışlığın yalnızca kendi şahsi kanaatine bağlı kalmasını istemez. Başkalarının da aynı normu tanımasını, bu norma riayet etmesini ve mümkünse normun ihlaline karşı herkesin güvence altında olmasını ister. İşte etiğin isteği, normun bu genelleştirici ve bağlayıcılık arayan yöneliminde dile gelir. Ancak istemek, muktedir olmak ve gerçekleştirmek birbirinden farklıdır. Bir etik norm, herkes için geçerli olmayı ve bu geçerliliğin herkes tarafından herkes için güvence altına alınmasını isteyebilir fakat hukuki bir norma dönüşmeye elverişli olmayabilir. Hukuki suret kazanmaya elverişli olsa bile tarihsel ve toplumsal şartlar onun hukukileşmesine imkân vermeyebilir. Dolayısıyla burada birbirinden ayrılması gereken üç düzey vardır: İstek, istidat ve edimselleşme. İstek, etik normun yöneldiği ereği; istidat, bu ereğe ulaşabilme imkânını; edimselleşme ise söz konusu imkânın belirli tarihsel şartlarda fiilen gerçekleşmesini ifade eder.
Bir insanın erdemli bir yaşama yönelmesi, onun mutlaka erdemli olacağını garanti etmez. Erdem, insanın gerçekleştirmeyi isteyebileceği bir yetkinliktir fakat bu yetkinliğe ulaşmak her zaman mümkün olmaz. Benzer şekilde etik normun hukuk olmayı istemesi, onun zorunlu olarak hukukileşeceği anlamına gelmez. Telosa yönelmek ile telosa ulaşmak aynı şey değildir. Bir normun yöneldiği erek, o ereğe fiilen ulaşamaması hâlinde de normun yönelimini açıklamaya devam eder. Bu ilişkiyi ağaç ve elma analojisiyle düşünmek mümkündür. Elma, henüz görünür bir meyve hâline gelmeden önce ağacın bünyesinde bir istidat olarak bulunur. Ağaç meyve vermediğinde de ağaçtır; varlığını ve anlamını muhafaza eder. Meyve verdiğinde ise bütünüyle meyveye dönüşmez. Elma ortaya çıktığında ağaç ortadan kalkmaz, kendi varlığını sürdürür ve uygun şartlarda yeni meyveler verebilir. Etik normun hukukta nesnelleşmesi de bu bakımdan benzer bir ilişki içerisinde düşünülebilir. Hukuk, etiğin belirli bir gerçekleşme imkânının edimsel suretidir fakat etik normun varlığı bu suretle tükenmez.
Aristoteles’in dynamis ve energeia ayrımı, potansiyel ile edimsellik arasındaki bu ilişkiyi düşünmek bakımından elverişli bir kavramsal zemin sunar (Aristoteles, Metafizik, Θ.6). Fakat etik normun hukukileşmesi, Aristoteles’in görüşünden, biyolojik bir gelişme süreciyle özdeş kılınmaması yüzünden farklılaşır. Hukuki nesnelleşme, normun kendi yöneliminin yanında toplumsal ihtiyaçlara, siyasal kararlara, güç ilişkilerine ve tarihsel şartlara da bağlıdır. Ağaç-elma analojisi, bu farklılıkları ortadan kaldırmak için değil, tam da bir gerçekleşmenin kendi kaynağını tüketmediğini göstermek için kullanılmaktadır.
2. Etiğin Kökeni: Antropolojik ve Tarihsel Kaynaklar
Etik, insanın varoluş şartlarından bağımsız olarak ortaya çıkan mücerret bir normlar manzumesi değildir. İnsan, kendi varlığını bütünüyle kendisine yeterli bir şekilde sürdürebilen, ihtiyaçlarını başkalarına müracaat etmeksizin karşılayabilen ve bütün eylemlerinde ahlaki yetkinliği muhafaza edebilen kusursuz bir varlık değildir. Bedensel ve zihinsel kırılganlığı, doğal noksanlıkları, iradesinin zaafları, geleceğe ilişkin belirsizlikleri ve başkalarının eylemlerine maruz kalma ihtimali, onun varoluşunu sürekli bir değerlendirme ve düzenleme meselesi hâline getirir. Açlık, ölüm korkusu, mahrumiyet, kabul edilme arzusu ve dışlanma endişesi gibi yaşantılar insan davranışlarını etkilerken başkalarının da benzer ihtiyaçlara ve kırılganlıklara sahip olduğunun fark edilmesi, karşılıklı sorumluluk ve iyilik beklentilerinin gelişmesine imkân verir.
İnsan, bu şartlar içerisinde yaşamını sürdürürken belirli davranışları tekrar eder, bazı davranışlardan kaçınır, başkalarının ne yapacağını tahmin etmeye çalışır ve kendi davranışlarının da başkaları tarafından nasıl karşılanacağını öğrenir. Böylece alışkanlıklar, örfler, âdetler ve gelenekler teşekkül eder. Bunlar, henüz açık bir etik muhakemenin konusu hâline gelmemiş olsalar bile müşterek hayatın içerisinde belirli normatif nüveler taşırlar. Bir davranışın yapılmasının beklenmesi, başka bir davranışın ayıplanması veya belirli bir tutumun toplumsal kabul görmesi, etik düşüncenin üzerinde çalışabileceği tarihsel bir malzeme meydana getirir.
Aristoteles’in ahlaki erdemlerin alışkanlık yoluyla kazanılmasına ilişkin açıklaması, davranışların tekrarı ile ahlaki karakterin oluşumu arasındaki bağı göstermesi bakımından önemlidir. Nikomakhos’a Etik‘in ikinci kitabında erdemin doğuştan tamamlanmış bir yetkinlik olarak bulunmadığını, insanın belirli davranışları gerçekleştirdikçe ilgili karakter özelliklerini kazandığını ileri sürer. Aynı bağlamda yasa koyucuların yurttaşları alışkanlıklar yoluyla iyiye yöneltmesinden de söz eder (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, II.1, 1103a14–1103b25). Böylece alışkanlık, erdem ve toplumsal düzenleme arasındaki ilişkinin klasik felsefede de tartışıldığı görülür. Bununla birlikte burada geliştirdiğimiz yaklaşım, alışkanlığın etik için tarihsel bir zemin oluşturabileceğini kabul ederken etik değerlendirmenin mevcut alışkanlıkları sorgulama ve dönüştürme imkânını da korur. Öte yandan geleneklerin taşıdığı her normatif içerik etik bakımdan doğru değildir. Bir toplumun uzun süre sürdürdüğü bir alışkanlık adaletsiz olabilir, bir örf belirli kişilerin kırılganlığını istismar edebilir ve bir âdet, yalnızca tekrarlandığı için meşru kabul edilemez. Etik, işte bu noktada kendi ayırt edici mahiyetini kazanır. İnsan, kendisine intikal eden davranış kalıplarını sorgulamaya, onların niçin doğru veya yanlış olduğunu araştırmaya ve eylemlerini gerekçelendirmeye başladığında normatif hayat yeni bir düşünsel düzeye ulaşır.
Etik, bu anlamda iyiyi istemenin ve insanın kemalât imkânlarını edimselleştirme eğiliminin düşünsel yönergesidir. İnsanın kendi eylemlerini değerlendirmesi, iradesini terbiye etmesi, vicdani muhasebede bulunması ve hangi imkânlarını gerçekleştirmenin iyi olduğunu araştırması, etiğin bireysel kemalâta yönelen mahiyetini ortaya koyar. İnsan, sahip olduğu her potansiyeli gerçekleştirdiğinde ahlaki bakımdan yetkinleşmiş olmaz. Bazı imkânların gerçekleştirilmesi kötülük de doğurabilir. Bu nedenle etik, potansiyelin herhangi bir biçimde edimselleşmesini değil, hangi potansiyelin niçin ve nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğini konu edinir.
İnsanın noksanlığı ile kemalât istidadı arasındaki ilişki, etiğin antropolojik zeminini oluşturur. İnsan, noksanlıklarını idrak edebildiği, başkalarının kırılganlığını anlayabildiği ve kendi davranışlarını iyilik düşüncesi etrafında yeniden değerlendirebildiği ölçüde etik bir özne hâline gelir. Bu bakımdan etik, insanın varoluş şartları içerisinde ortaya çıkan normatif talepleri düşünsel bir değerlendirmeye tabi tutarak onların yönünü ve gerekçesini belirleyen bir faaliyet olarak anlaşılabilir.
3. Etik ve Erdem: Bireysel Kemalâttan Toplumsal Düzene
Etik, bireyin kendi eylemlerini değerlendirmesi, iradesini terbiye etmesi, vicdani muhasebede bulunması ve iyi yaşamın imkânlarını araştırması bakımından bireysel bir varoluş sahasına sahiptir. Bununla birlikte insanın iyiliğe yönelme istidadı, başkalarıyla kurduğu münasebetlerden ve müşterek hayatın doğurduğu karşılıklı beklentilerden bağımsız olarak gerçekleşemez. Adalet, sorumluluk, sadakat, hakkaniyet ve karşılıklılık gibi değerler, kişinin kendi davranışlarını düzenlemesiyle birlikte başkalarının davranışlarına ve kişilerin oluşturduğu topluluğun hayatına ilişkin normatif talepler de ihtiva eder. Örneğin bir insanın dürüst olması başkalarının da dürüst davranacağını garanti etmediği gibi adil olması da diğerlerinin adalete riayet edeceği anlamına gelmez. Bir insanın merhamet sahibi olması, başkalarının onun kırılganlığını istismar etmesini engellemez. İnsanların ihtiyaçları, kabiliyetleri, menfaatleri, beklentileri ve ahlaki kemalât dereceleri bakımından farklılaşması, bireysel iyiliğin toplumsal düzen içerisinde nasıl korunacağı sorusunu ortaya çıkarır. Kişinin kendi ahlaki yetkinliği, başkalarının eylemleri karşısında her zaman yeterli bir güvence sağlamaz.
Bu noktada etiğin yönelimi genişler. Bireysel iyiliğin toplumsal şartları da etiğin meselesidir. Etik, insanın kendi varlığını kemale erdirme çabasından hareketle kişilerin oluşturduğu topluluğun da ortak iyiye yönelmesini, toplumsal ilişkilerin daha adil bir düzene kavuşmasını ve müşterek hayatın ahlaki bakımdan yetkinleşmesini talep eder. Bireysel kemalâtın gerçekleşme imkânları, içinde bulunulan toplumsal düzen tarafından desteklenebildiği veya engellenebildiği için etik, toplumsal kemalâtı kendi amaçları içerisinde düşünmek durumundadır. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik‘te siyasal topluluğun iyiliğini bireysel iyilikten daha kapsamlı bir amaç olarak değerlendirmesi, bu ilişkinin klasik felsefedeki önemli dayanaklarından biridir (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, I.2, 1094b7–10). Bununla birlikte burada ileri sürülen hipotez, Aristoteles’in siyaset felsefesinin doğrudan tekrarı olmayıp bireysel kemalâttan toplumsal kemalâta yönelen etik taleplerin hangi şartlarda hukuki nesnellik kazandığını açıklamayı amaçlamaktadır.
Toplumsal kemalât, bütün bireylerin ahlaken kusursuzlaşmasını veya toplumun tek bir erdem tasavvuru etrafında yeknesaklaşmasını gerektirmez. İnsanların noksanlıklarına, ihtilaflarına ve farklı beklentilerine rağmen birlikte yaşayabilecekleri daha adil, güvenilir ve öngörülebilir bir düzenin teşekkülünü ifade eder. Bu düzenin oluşumunda aile, eğitim, dinî topluluklar, meslek örgütleri ve diğer toplumsal kurumlar da önemli roller üstlenir. Dolayısıyla etiğin toplumsal gerçekleşmesi, başlangıcından itibaren yalnızca hukukla sınırlı değildir. Fakat hukuk, etiğin en yakın ve en güçlü gerçekleşme hedefidir. Etik normun evrensellik talebi ve genel geçerlik dürtüsü, onu hukukileşmeye yönlendirir.
4. Etiğin İsteği: Evrensellik ve Hukuki Güvenceye Kavuşma
Etik normun kendi mahiyetinde taşıdığı isteği daha açık biçimde görebilmek için yeniden basit bir örneğe dönelim. Bir insanın bir başkasına “Yalan söyleme!” dediğini düşünelim. Bu söz, belirli bir davranışı yasaklarken aynı zamanda bir geçerlilik iddiası ileri sürer. Sözü söyleyen kişi, yalan söylemenin yanlış olduğunu düşünüyorsa bu yanlışlığın yalnızca kendisi için geçerli olmasını istemez. Muhatabının da bu norma uymasını, başkalarının da aynı beklentiyi tanımasını ve mümkünse hiç kimsenin yalanın doğurabileceği zararlara karşı korumasız bırakılmamasını ister. Böylece etik talep, bireysel kanaatin sınırlarını aşarak herkes için geçerli olma yönelimini açığa çıkarır.
Kant’ın kategorik buyruğunun evrensel yasa formülü, bu yönelimi düşünmek bakımından önemli bir felsefi imkân sunar. Kant, kişinin ancak aynı zamanda evrensel yasa olmasını isteyebileceği maksime göre eylemde bulunması gerektiğini ileri sürer (Kant, 1785, AA 4:421). Bu ilke, ahlaki eylemin gerekçesinin yalnızca kişisel tercih veya özel menfaatle sınırlı kalamayacağını ve evrenselleştirilebilirlik bakımından değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Ancak Kant’ın evrenselleştirilebilirlik ilkesi ile burada savunulan hukuk-telos hipotezi özdeş değildir. Kant, Ahlak Metafiziği‘nde hukuk öğretisi ile erdem öğretisini birbirinden ayırırken hukuki yükümlülüğün dışsal eylem ve zorlayıcı güvenceyle ilişkisini, etik yükümlülüğün ise içsel güdü ve ödev düşüncesiyle bağını korur. Hukukun evrensel ilkesini de kişilerin özgürlüğünün evrensel bir yasa uyarınca bir arada bulunabilmesiyle ilişkilendirir (Bkz. Kant, 1785/1996, AA 4:421). Bu ayrım, ahlakilik ile hukukiliğin farklı mahiyetlere sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Kant’ın hukuk ilkesinin ahlak felsefesindeki temelleri üzerine yapılan yorumlar, iki alan arasındaki ilişkinin basit bir kopukluk olarak değerlendirilemeyeceğini de gösterir. Guyer’ın (2002) Kant’ın hukuk ilkelerinin türetilmesine ilişkin çözümlemesi, hukuki normatifliğin ahlaki ilkelerle nasıl ilişkilendirilebileceği sorusunu tartışmaya açar. Bununla birlikte burada ileri sürdüğümüz hipotez, Kant’ın hukuk öğretisinden doğrudan çıkarılmış bir sonuç değildir. Etik normun evrensellik isteğinin hukuki güvence arayışına yönelmesi, bu çalışmanın ayrıca temellendirmeye çalıştığı felsefi önermedir.
Bir etik normun herkes için geçerli olmayı istemesi ile bu geçerliliğin herkes tarafından herkes için garanti altına alınmasını istemesi arasında bir süreklilik bulunmaktadır. İlkinde norm, kendi gerekçesinin kişisel tercihi aşmasını talep eder. İkincisinde ise söz konusu geçerliliğin toplumsal hayatta tanınmasını, ihlale karşı korunmasını ve belirli şartlarda kurumsal güvenceye kavuşmasını ister. “Etiğin hukuk olma isteği”, bu ikinci yönelimde belirginleşir. Ancak evrensel geçerlilik ile hukuki güvence aynı şey değildir. Bir normun ahlaki bakımdan herkes için geçerli olması, onun bütün muhtevasının hukuk yoluyla uygulanabileceği veya uygulanması gerektiği anlamına gelmez. Hukuki güvence, etik normun belirli yönlerini koruyabilir fakat normun bütün ahlaki içeriğini zorlayıcı bir düzenlemeye dönüştüremeyebilir. Bu nedenle etiğin isteği ile hukuk olma istidadı birbirinden ayrılmalıdır.
5. İstek, İstidat ve Edimselleşme: Hukukileşmenin Gerekçesi ve Nesnelleşme
Her etik norm, kendi geçerliliğinin herkes için tanınmasını ve güvence altına alınmasını ister. Ancak her etik normun bu isteği hukuki bir surette gerçekleştirmeye elverişli istidadı bulunmaz. Bir normun hukuki kesinlik, genellik, uygulanabilirlik ve kurumsal güvence kazanabilmesi, onun mahiyetine ve toplumsal şartlara bağlıdır. Hukukileşmeye elverişli bir istidat taşıyan normun fiilen hukukileşmesi ise ayrıca tarihsel, siyasal ve kurumsal imkânların oluşmasını gerektirir. Dolayısıyla her etik norm hukuk olmayı ister fakat her etik normun buna istidadı yetmez. İstidatı yeterli olanların da tamamı hukukileşmez. Bu ayrım, telosun gerçekleşme zorunluluğuyla özdeşleştirilmesini önler. Bir normun ereğe yönelmesi, o ereğe ulaşabilme kapasitesini ve fiilen ulaşmasını kendiliğinden temin etmez.
Bir etik ilkenin hukukileşme istidadı, o ilkenin koruduğu çıkarın veya önlemeye çalıştığı zararın müşterek hayat içerisinde kazandığı önemle yakından ilişkilidir. Belirli bir davranışın doğurduğu zarar çok sayıda insanı etkilemeye, süreklilik kazanmaya veya belirli kişi ve toplulukları sistematik biçimde korunmasız bırakmaya başladığında, başlangıçta bireylerin ahlaki sorumluluğuna bırakılmış bir mesele toplumsal güvence ihtiyacına dönüşebilir. Bununla birlikte zararın yaygınlaşması tek başına hukukileşme talebini doğurmaz. İnsanların söz konusu zararı artık katlanılması gereken doğal veya kaçınılmaz bir durum olarak değil, önlenmesi gereken ortak bir haksızlık olarak değerlendirmeye başlamaları gerekir. Hukukileşmenin toplumsal-normatif eşiği, bu değerlendirme değişikliğinde ortaya çıkar.
Bu eşikte etik ilke, bireylerden beklenen iyi davranışın ötesinde herkes tarafından herkes için korunması gereken müşterek bir yükümlülük olarak kavranmaya başlar. Topluluk, söz konusu ilkenin korunmasının ortak iyiliğe hizmet edeceğine kanaat getirdiğinde, etik normun başlangıçtan itibaren taşıdığı evrensellik ve güvence isteği kolektif bir hukukileştirme talebinde görünür hâle gelir. Böylece etik normun kendi mahiyetinde taşıdığı istek ile topluluğun tarihsel olarak geliştirdiği hukukileştirme talebi birbirinden ayrılır. İlki etik normun yönelimini, ikincisi bu yönelimin belirli toplumsal şartlarda kazandığı kolektif karşılığı ifade eder. Ancak topluluğun bir normun hukukileştirilmesini istemesi, bu talebin kendiliğinden haklı olduğu anlamına gelmez. Çoğunluğun benimsediği bir talep, belirli kişi veya toplulukların haklarını ihlal edebilir. Bu nedenle hukukileştirmenin gerekçesi, korunması gereken çıkarın mahiyeti, zararın ağırlığı ve sürekliliği, kişilerin hakları, müşterek iyilik ve talep edilen müdahalenin ölçülülüğü bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Bir etik ilkenin hukukileştirilmesini toplumsal olarak açıklamak ile bu hukukileştirmenin etik bakımdan haklı olduğunu göstermek, birbirinden farklı meselelerdir.
Hukukileşmenin ikinci eşiği, kolektif güvence talebinin kurumsal bir normatif suret kazanmasıyla aşılır. Etik ilkenin hukuken korunabilir içeriği belirlenir; hangi davranışların düzenleneceği, kimlerin hangi şartlarda yükümlü tutulacağı, ihlalin nasıl tespit edileceği ve hangi hukuki sonuçları doğuracağı açıklığa kavuşturulur. Yetkili kurumların bu içeriği geçerli bir hukuk normu olarak tanımasıyla etik talebin belirli bir yönü hukuki varlık kazanır. Böylece hukukileşme, etik normun yalnızca yaptırımla desteklenmesi anlamına gelmez; onun belirli bir muhtevasının yeni bir normatif varoluş biçiminde edimselleşmesini ifade eder.
Lon L. Fuller’ın hukukun iç ahlakına ilişkin yaklaşımı, etik bir talebin hukuki suret kazanabilmesi için gerekli biçimsel ve kurumsal koşulları düşünmek bakımından önemlidir. Fuller, hukukun genelliği, ilan edilmesi, açıklığı, tutarlılığı, uygulanabilirliği, görece istikrarı, geçmişe yürümemesi ve resmî uygulamalarla uyumu gibi sekiz hukukilik ilkesi ortaya koyar (Fuller, 1964). Bu ilkeler, etik bakımdan haklı görülen bir talebin hukuk düzeninde nasıl tanınabilir ve uygulanabilir bir norm hâline gelebileceğini açıklamaya yardımcı olur. Bununla birlikte burada savunulan etiğin hukuk olma isteği hipotezi, Fuller’ın hukukun iç ahlakı yaklaşımından bazı yönleriyle farklılaşır. Fuller daha çok hukuki düzenlemenin kendi içsel gereklerini açıklarken bu çalışma, etik talebin hangi toplumsal gerekçelerle hukukileşmeye yöneldiğini ve hangi şartlarda hukuki varlık kazandığını araştırmaktadır.
Bu dönüşümü “Yalan söyleme!” talebi üzerinden düşünmek mümkündür. Yalan söylemenin ahlaken yanlış olması, her yalanın hukuken yasaklanmasını gerektirmez. Ancak aldatmanın belirli biçimleri insanların malvarlığına, güvenliğine veya adaletin işleyişine yaygın ve sistematik zararlar verdiğinde, bu zararların yalnızca bireylerin dürüstlüğüne bırakılmaması gerektiği yönünde toplumsal bir kanaat gelişebilir. Dolandırıcılık, yalan tanıklık ve belirli aldatıcı beyanların hukuki düzenlemelere konu olması, etik ilkenin bütün muhtevasının hukukileşmesi değildir. Burada hukuk, etik talebin müşterek güvenceye elverişli belirli yönlerini tanımlar ve korur.
Akademik dürüstlük de aynı ilişkinin farklı bir örneğini sunar. Bilimsel araştırmada hakikate sadakat, entelektüel cesaret, meslektaşların çalışmalarını hakkaniyetle değerlendirme ve bilimsel eleştiriye açıklık gibi değerler, akademik etiğin temel unsurları arasında yer alır. Bunların bazı yönleri intihal, sahtecilik veya belirli mesleki yükümlülükler üzerinden hukuki düzenlemelere konu olabilir. Akademik dürüstlüğün bütün muhtevasının hukukileştirilmesi mümkün olmadığı gibi her durumda arzu edilir de değildir. Hukuki güvence, etik özdenetimin yerini bütünüyle alamaz. Akademik dürüstlük, hukukileşmiş bazı unsurlarının ötesinde ahlaki bir değer olarak varlığını sürdürür.
Hegel’in özgürlüğün nesnel dünyada gerçekleşmesine ilişkin yaklaşımı, etik taleplerin kurumsal varlık kazanmasını açıklamak bakımından önemli imkânlar sunar. Hukuk Felsefesinin Prensipleri‘nde hukuku özgür iradenin varoluşuyla ilişkilendirirken öznel ahlaklılık (Moralität) ile etik yaşam (Sittlichkeit) arasındaki ayrım üzerinden normatif içeriğin toplumsal dünyada nesnellik kazanmasını ele alır (Hegel, 1821/1991, §29, §§105–142). Özellikle §142’de etik yaşamı yaşayan iyi olarak kavramlaştırması ve onu özbilinçli eylemle ilişkilendirmesi, normatif olanın bireysel düşünce ve niyet düzeyini aşarak toplumsal dünyada varlık kazanmasını düşünmemize imkân verir. Bunu izleyen paragraflarda etik tözün nesnel kurumlar ve yasalarla ilişkisi belirginleşir (Hegel, 1821/1991, §§142–144). Öte yandan şunu da belirtmemiz gerekir: Hegel’in Recht kavramı pozitif yasadan daha geniş bir muhtevaya sahiptir. Onun yaklaşımı burada savunulan etik normun hukuk olma isteği, istidadı ve edimselleşmesi hipoteziyle özdeşleştirilmemelidir.
Bir etik değer hukuk normunda nesnelleştiğinde hak, mükellefiyet, yetki ve sorumluluk biçiminde tanımlanabilir hâle gelir. Bireylerin şahsi kanaatlerinden görece bağımsız olarak müracaat edebilecekleri müşterek bir normatif düzenin parçası olur. Hukukileşmenin kazandırdığı nesnellik, öncelikle tarihsel ve kurumsal bir nesnelliktir. Bir etik talebin hukuk normuna dönüşmesi, onun kamusal olarak tanınmasını, belirli usuller çerçevesinde uygulanmasını ve kurumsal güvencelerle korunmasını mümkün kılar fakat söz konusu talebin ahlaki doğruluğunu kendiliğinden teminat altına almaz. Burada hukuk, etiğin belirli bir gerçekleşme imkânının edimsel sureti olarak ortaya çıkar. Hukukileşmenin toplumsal-normatif eşiğinin aşılması, hukuki edimselleşmenin zorunlu olarak gerçekleşeceği anlamına gelmez. Toplulukta güçlü bir hukukileştirme talebi doğmuş olsa bile siyasal irade, kurumsal kapasite veya tarihsel şartlar bu talebin hukuki varlık kazanmasına engel olabilir. Etik norm, hukuki suret kazandığında ise kendi varlığını sona erdirmez. Hukuk normu içerisinde ve onunla birlikte varlığını sürdürebilir. Tıpkı elmanın ortaya çıkmasıyla ağacın ortadan kalkmaması gibi etik normun hukukta nesnelleşmesi de onun normatif varlığını tüketmez.
6. Hukukun İdeası Olarak Etik: Normatif Özün Devamlılığı
Etiğin telosunun hukuk olduğu hipotezi, ilişkinin yalnızca bir yönünü açıklamaktadır. Etik normun hukuki suret kazanması, onun kendi varlığını hukuk normuna devrederek ortadan kalktığı anlamına gelmediğine göre ilişkinin diğer yönünü de düşünmek gerekir. Hukuk, etik normun belirli bir gerçekleşme biçimi olarak ortaya çıktığında kendisini mümkün kılan normatif gerekçelerle ilişkisini sürdürür. Bu bakımdan etiğin telosu hukuk iken hukukun normatif ideası etik olabilir.
Bu ikinci önerme, hukukun bütün tarihsel hükümlerinin doğrudan etik bir kaynaktan türediği veya mevcut her hukuk normunun ahlaki bakımdan doğru olduğu anlamına gelmez. Burada hukuk ile etik arasındaki ilişki, hukukun kendi normatif mahiyetini, gerekçelendirilme imkânlarını ve içsel değerlendirme ölçütlerini açıklamak bakımından ele alınmaktadır. Hukuk normu, belirli bir davranışı düzenlerken yalnızca dışsal yaptırımlarla işlemez. Adalet, hakkaniyet, sorumluluk, karşılıklılık ve insanın kırılganlığının korunması gibi etik talepler, hukukun kuruluşunda, yorumlanmasında ve uygulanmasında farklı biçimlerde varlığını sürdürebilir. Bu nedenle etik, hukukta nesnelleştikten sonra da hukukun içerisinde bir değerlendirme ve gerekçelendirme imkânı olarak bulunabilir. Hukukun etiği, bu anlamda hukuki düzenlemelerin içsel normatif mahiyetine, kuruluş gerekçelerine ve uygulanma biçimlerine ilişkin bir değerlendirme alanıdır. Hukuk normunun etik kökeni ile hukukun kendi işleyişinde ortaya çıkan etik sorunlar birbirinden ayrılabilir fakat her ikisi de hukuk ile etik arasındaki ilişkinin sürekliliğini gösterir.
Hegel’in etik yaşamı öznel irade ile nesnel toplumsal düzenin ilişkisi içerisinde kavramlaştırması, bu sürekliliği düşünmek bakımından önemlidir (Hegel, 1821/1991, §142). Buradaki “Hukukun normatif ideası etiktir” önermesi, Hegel’in doğrudan ifadesi değil, onun idea ve nesnel gerçekleşme kavramlarından hareketle bu metinde geliştirilen ayrı bir hipotezdir. Ayrıca burada etik ile hukuk arasında değişmez bir değer üstünlüğü kurulmamaktadır. Denilmektedir ki hukuk, etik normun belirli bir gerçekleşme biçimi olarak daha yüksek kurumsal kesinlik ve yaptırım gücü kazanabilir. Ancak bu durum, hukukun her bağlamda etikten daha değerli olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde etik normun hukukileştikten sonra da varlığını sürdürmesi, etiğin hukuktan daha üstün olduğunu göstermez. Ağaç ile elma arasında hangisinin daha değerli olduğunu belirlemeye çalışmıyoruz. Ağacın meyve vermesiyle gerçekleşen ilişkinin mahiyetini araştırıyoruz.
7. Hukuki Biçimin Doğası: Tarihsellik ve Bağlamsallık
Bir etik normun hukukileşmesi, onun artık değişmeyeceği, ortadan kalkmayacağı veya daha kapsamlı bir normatif yapıya dâhil olmayacağı anlamına gelmez. Hukuk, etik normun tarihsel gerçekleşmesinde ulaşabileceği güçlü bir kurumsal bağlayıcılık düzeyidir fakat bu düzey normun nihai ve değişmez varoluş biçimi değildir. Nitekim normların tarihsel hareketi tek yönlü değildir. Bir davranış beklentisi başlangıçta örf veya âdet içerisinde nüve hâlinde bulunabilir, etik değerlendirme sonucunda bilinçli ve gerekçelendirilmiş bir ahlaki talebe dönüşebilir ve belirli tarihsel şartlarda hukuk normu hâline gelebilir. Ancak aynı norm, daha sonra hukuki niteliğini kaybederek etik veya toplumsal bir beklenti olarak varlığını sürdürebilir. Bazen de bağımsız bir hukuk normu olarak görünürlüğünü kaybederken daha kapsamlı bir hukuki düzenlemenin içerisinde ilke, hak veya kurucu kavram olarak yeniden içerilebilir.
Bir normun hukuki statüsünü kaybetmesi, onun etik muhtevasını da kaybettiği anlamına gelmez. Hukuki yaptırım gücünün ortadan kalkması ile ahlaki geçerliliğin sona ermesi birbirinden farklı meselelerdir. Aynı şekilde bir normun daha sınırlı toplumsal yaptırımlara terk edilmesi, onun ahlaki değerinin mutlaka azaldığını göstermez. Normun hukuki sureti ile etik muhtevası arasında kurulacak ayrım, bu tarihsel dönüşümlerin açıklanması bakımından önemlidir.
Gunther Teubner’ın hukukileşmeye ilişkin çözümlemeleri, toplumsal ilişkilerin hukuki düzenlemeye konu olmasının yalnızca mevcut normlara yaptırım kazandırılması anlamına gelmediğini göstermesi bakımından önemlidir. Hukukileşme, toplumsal alanların işleyişini, normatif beklentilerin ifade edilme biçimlerini ve kurumlar arasındaki ilişkileri de dönüştürebilir. Teubner’ın hukukileşmenin kavramlarını, sınırlarını ve ortaya çıkardığı sorunları tartıştığı çalışması (Teubner, 1987), hukuki biçimin toplumsal bağlamdan bağımsız ve değişmez bir gerçekleşme biçimi olmadığını düşünmemize imkân verir. Bu bakımdan etik normun hukukta edimselleşmesi, yalnızca etik talebin hukuki güvence kazanmasıyla değil, bu gerçekleşmenin müşterek hayat içerisinde doğurabileceği yeni ilişkiler ve sorunlarla birlikte değerlendirilmelidir.
Burada normatif biçimlerin bağlamsal bağlayıcılığını da göz önünde bulundurmak gerekir. Belirli bir durumda hukuki yaptırım daha etkili olabilirken başka bir durumda vicdan, dinî yükümlülük, ailevi sorumluluk, mesleki etik veya toplumsal gelenek daha güçlü bir fiilî bağlayıcılık gösterebilir. Dolayısıyla örf, etik, hukuk ve toplumsal kurumlar arasında değişmez bir değer üstünlüğü sıralaması kurmak mümkün değildir. Bunlar, yaşamın normatif bütünselliği içerisinde farklı işlevler üstlenen, birbirini etkileyen ve tarihsel olarak birbirine dönüşebilen yapılardır.
Etik ile hukuk arasındaki ilişki, bütün normatif hayatın yalnızca belirli bir kesitini oluşturmaktadır. İnsanın doğal yaşam koşulları ve beşerî kırılganlıklarından başlayarak alışkanlık, örf, âdet, etik, hukuk ve toplumsal kurumlar üzerinden ilerleyen geniş tarihsel hareket içerisinde farklı normatif biçimler ortaya çıkar. Ancak bu biçimler her durumda birbirini zorunlu olarak takip eden aşamalar değildir. Aile, dinî topluluklar, eğitim ve ekonomik iş birliği gibi kurumlaşma biçimleri hukukileşmeden önce de var olabilir. Aynı şekilde hukukileşmiş normlar, daha sonra yeniden örf veya etik beklenti düzeyinde varlığını sürdürebilir. Bu nedenle burada araştırılan mesele, yaşamın bütün normatif biçimlerini hiyerarşik olarak sıralamak değil, bu bütün içerisindeki etik normun hukuk olmayı istemesi, buna muktedir olup olmaması ve uygun koşullarda hukuki varlık kazanmasıdır.
8. Hukuk Sonrasında Etiğin Durumu
Hukukileşme, etiğin tarihsel hareketini sona erdirmez. Hukuki düzenlemeler, toplumsal kurumların işleyişi içerisinde yeni sorunlarla karşılaşır. Bir kurum, kuruluşunda taşıdığı iyilik amacından uzaklaşabilir. Hukuken geçerli bir düzenleme, değişen toplumsal şartlar karşısında yetersiz kalabilir. Kurumsal yetkilerin kötüye kullanılması, hukuki güvencelerin fiilen işlemez hâle gelmesi veya belirli hakların korunmasında yeni boşlukların ortaya çıkması, etik değerlendirmeyi yeniden gerekli kılar. Etiğin hukuk sonrasında devam eden faaliyeti, hukuki normların uygulanmasındaki eksikliklerin giderilmesiyle sınırlı değildir. Etik, hukukun kendi meşruiyetini, kurumların kuruluş amaçlarına bağlılığını ve mevcut düzenlemelerin müşterek iyiyi gerçekleştirme kapasitesini de sorgular. Böylece hukukta nesnelleşmiş normatif talepler, yeni tarihsel şartlarda yeniden etik muhakemenin konusu hâline gelir.
Aristoteles’in hakkaniyet (epieikeia) kavramına ilişkin çözümlemesi, genel hukuk kuralının somut olayın özelliklerini karşılamakta yetersiz kaldığı durumlarda düzeltici değerlendirmenin önemini gösterir (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, V.10, 1137b). Ancak burada tartışılan mesele, hakkaniyetin hukuki uygulamadaki işlevinden daha geniştir. Etik, mevcut hukuk normunun eksik kaldığı yerde devreye girebildiği gibi hukuki normun kendisini, tarihsel geçerliliğini ve kurumsal sonuçlarını da değerlendirmeye devam eder. Bu bakımdan etik ile hukuk arasındaki ilişki, birinin diğerine dönüşerek ortadan kalktığı bir süreç değildir. Etik, hukukta belirli imkânlarını gerçekleştirirken hukuk da etiğin yeniden değerlendirmesine açık bir tarihsel kurum olarak varlığını sürdürür. Hukuki suretin değişmesi, ortadan kalkması veya daha kapsamlı bir normatif yapının içerisinde yeniden içerilmesi, etiğin kendi gerçekleşmelerini yeniden değerlendirme ve yeni normatif talepler üretme imkânını ortadan kaldırmaz.
9. Sonuç: Etiğin Telosu ve Yaşamın Normatif Bütünselliği
“Etiğin telosu hukuktur” önermesi, etik normun kendi geçerliliğinin herkes tarafından herkes için tanınmasını ve güvence altına alınmasını istemesiyle başlayan, hukukileşmeye elverişli istidatların belirli tarihsel şartlarda edimselleşmesiyle devam eden bir normatif gerçekleşme ilişkisini açıklamaktadır. Her etik norm hukuk olmayı ister fakat her etik normun buna istidadı yetmez; istidatı yeterli olanların da tamamı hukukileşmez. Hukukileşen normlar ise ebediyen aynı hukuki sureti muhafaza etmez; hukuki statülerini zamanla kaybedebilir, daha sınırlı toplumsal yaptırımlara terk edilebilir veya daha kapsamlı hukuki düzenlemeler içerisinde yeniden içerilebilir. Bu süreçte etik norm, hukuki suret kazandıktan sonra da varlığını sürdürebilir. Hukuk normunun ortaya çıkması, onu mümkün kılan etik talebin ortadan kalkmasını gerektirmez.
Ağaç-elma analojisine yeniden dönersek ağaç, meyve verme istidadını kendi bünyesinde taşır fakat meyve vermediğinde de varlığını ve anlamını kaybetmez. Meyve ortaya çıktığında ağaç bütünüyle meyveye dönüşmez; meyveli ya da meyvesiz ağaç olarak varoluşunu devam ettirir. Meyvenin varlığı geçicidir ve ağaç yeni şartlarda yeni meyveler verebilir. Buna benzer şekilde etik ile hukuk arasında; istek, istidat ve edimselleşme bağlamında olmak üzere bir edimselleşme ilişkisi bulunur. Bu da bize, “Etiğin telosu hukuktur” önermesi ile “Hukukun normatif ideası etiktir” önermesini, ilişkinin iki farklı yönünü açıklayan hipotezler olarak ele almaya izin verir. Bu önermelerden ilki, bir etik normun bir hukuki norma nasıl ve niçin dönüştüğünü yani etiğin hukuki gerçekleşmesini, ikincisi ise hukukun mahiyetinin ve içsel gerekçelendirilmesindeki etiğe borcunu açıklar.
Bu metin önerisi, etik ile hukuk arasında değişmez bir değer üstünlüğü veya hiyerarşi kurmak değildir; ikisi arasındaki etkileşime ve ontolojik ilişkiye odaklanmaktır. Yaşamın çok yönlü bütünlüğü içerisinde alışkanlık, örf, âdet, etik, hukuk, din, aile, devlet gibi toplumsal kurumlar, bağlama göre değişen farklı zorlayıcılık düzeyleri kazanabilir. Fiili bir durumda kişiler farklı eylemler arasında seçim yapmakta muhayyer bırakıldıklarında etik ana aktördür, fakat seçim yapamayacağı muayyen bir durumda söz konusu olduğuna bu aktör hukuktur. Etik, doğası gereği, hukuk kadar maddi yaptırım gücüne ve itaate sahip olmayı ister. Öyleyse hukuk, etiğin belirli bir tarihsel kesitte ulaştığı güçlü bir kurumsal gerçekleşme biçimidir; etik böylece içindeki herkes tarafından kabul edilme ve ihlalinin önlenmesi arzusunu hukuki metinde gerçekleştirmiş olur. Etik ise bu gerçekleşmenin öncesinde, içerisinde ve sonrasında iyiyi isteme, kemalât imkânlarını araştırma ve gerçekleşmiş normatif biçimleri yeniden değerlendirme faaliyeti olarak varlığını sürdürür.
Telos, isteğin yönünü; istidat, gerçekleşmenin imkânını; edimselleşme ise tarihsel tahakkukunu açıklar. Etiğin telosunun hukuk olduğu hipotezi, yaşamın normatif bütünselliği içerisinde etik ile hukuk arasındaki ilişkiyi bu üç kavram üzerinden düşünme girişimidir.
Kaynakça
Aristotle. (1933). Metaphysics (H. Tredennick, Çev., Cilt 1). Harvard University Press.
Aristotle. (1934). Nicomachean Ethics (H. Rackham, Çev.). Harvard University Press.
Fuller, L. L. (1964). The morality of law. Yale University Press.
Guyer, P. (2002). Kant’s deductions of the principles of right. İçinde M. Timmons (Ed.), Kant’s Metaphysics of Morals: Interpretative Essays (ss. 23–64). Oxford University Press.
Hegel, G. W. F. (1991). Elements of the Philosophy of Right (A. W. Wood, Ed.; H. B. Nisbet, Çev.). Cambridge University Press. (Özgün eser 1821).
Kant, I. (1996). Groundwork of the metaphysics of morals. İçinde M. J. Gregor (Ed. ve Çev.), Practical Philosophy (ss. 37–108). Cambridge University Press. (Özgün eser 1785). https://doi.org/10.1017/CBO9780511813306.007
Kant, I. (1996). The Metaphysics of Morals (M. Gregor, Çev. ve Ed.). Cambridge University Press. (Özgün eser 1797).
Teubner, G. (1987). Juridification: Concepts, aspects, limits, solutions. İçinde G. Teubner (Ed.), Juridification of social spheres: A comparative analysis in the areas of labor, corporate, antitrust and social welfare law (ss. 3–48). Walter de Gruyter.


